Disiplin Önemli

Bir kadın düşünün. İTÜ uçak mühendisi. Ama kafayı topluma faydaya takmış. Sosyal girişimci olarak Ustamdan’ı kurmuş. O gün bugün her türlü zorluğa karşın devam ediyor. Zorlukların başında, sosyal girişimciliğin iyilik meleği olarak algılanması geliyor. Oysa sosyal girişimci yaşadığı çevredeki toplumsal sorunu çözmek için kalıcı ve sürdürülebilir çözümler üretir. Kalıcı ve sürdürülebilir çözüm için parayla iş yapması, hayatını devam ettirebilmesi için para kazanması gerekir.

Ustamdan, Anadolu coğrafyasında gizli kalmış ustaları gün yüzüne çıkartırken Türkiye’nin dört bir yanında gönüllü editörlerle çalışarak unutulmaya yüz tutmuş değerlerimizi yazıya döküyor. Markalara hem ustaların eserlerini sunabiliyor hem de alanlarına göre içerikler oluşturuyor. Aslına bakarsanız çok kazananı var bu projenin. Ürünü yapan usta, marka için yerel içerik üreten yazarlar…

Kağıt üzerinde metodolojisi olan iş, pratiğe gelince istenen gibi gitmesi için olması gerekenden çok efor sarf ediliyor. Çünkü az sayıda satışa alışmış ama zanaatını tam da bu nedenle gelecek nesillere aktaramama riski taşıyan ustaların toplu siparişlerle başa çıkması, başa çıktığında her birinde aynı kaliteyi tutturması ve hatta sözünde durması o kadar da kolay olmuyor.

Akla şu soru geliyor: Ülkemizde bazı şeyler kaybolmaya yüz tutuyorsa, bu biraz da bizlerin disiplin sorunundan ileri geliyor olmasın?

 

‘Sosyal Fayda’lı ekonomi

Ne yazık ki dünya gezegeninin gerçeklerinden biri de üzerinde yaşayan toplumlar arasındaki eşitsizliktir. Neredeyse kesin çizgilerle ayrılabilecek yoksul ve zengin ülkeler var. Yoksul ve zengin ülkeler derken öncelikle ekonomik göstergeler, özellikle de kişi başına düşen yurtiçi hasıla (GSYH) kriter alınıyor. Peki, GSYH ile insan ömrü ve refah arasındaki bağ ne kadar sıkı ve dünya genelinde ne ölçüde ve neden bu kadar eşitsizlik var?

Geçtiğimiz yüzyılda, zengin ülkelerde yaşayan insanların ömrü 30 yıl daha uzadı ve günümüzde de her 10 yılda iki ya da üç yıl daha uzuyor. Beş yaşına gelmeden ölmesi beklenen çocuklar artık orta yaşlarına kadar yaşıyorlar ve eskiden kalp krizinden ölen orta yaşlılar artık torunlarının büyüyüp üniversiteye gittiğini görebiliyorlar.

Elbette herkes fazladan birkaç yıl daha yaşayabilmek ister. O halde, genelde kimler daha uzun yaşama şansı elde diyor diye bakalım. Nobel ekonomi ödüllü ekonomi profesörü Angus Deaton’a göre bu konuda da bir miktar eşitsizlik var: “Sigara içmenin ölüme yol açtığı bilgisi son 50 yılda milyonlarca kişinin yaşamını kurtardı ama yine de ilk bırakanlar eğitimli ve varlıklı meslek sahipleri olunca zenginlerle yoksulların arasındaki fark sağlık açısından da açıldı. Mikropların hastalıklara yol açtığı, 1900’lerde yeni bir bilgiydi ve meslek sahipleri ve eğitimli insanlar bu bilgiyi uygulamaya geçiren ilk kişiler oldu. Yüzyılımızın en güzel gelişmesi aşı ve antibiyotiklerin çocuk ölümlerini engellediğini öğrenmemizdi ama hâlâ her yıl yaklaşık 2 milyon çocuk aşıyla önlenebilecek hastalıklar yüzünden hayatlarını kaybediyor. Sao Paulo ya da Delhi’deki zenginler dünya standartlarında modern tıp kurumlarında tedavi görürken birkaç kilometre ötedeki yoksul çocuklar kötü beslenme veya kolayca önlenebilecek hastalıklar yüzünden ölüyor. İlerlemenin getirdiği bu dengesizliğin açıklaması vakadan vakaya değişiyor; yoksulların sigara içmeye neden daha eğilimli olduklarının cevabı, bu denli çok sayıda çocuğun neden aşılanmadığının da cevabı.”1

Bu yazıyı yazarken sigara içen biri olarak bunca bilgilenmenin neden bazı insanlarda beklendiği kadar etkili olmadığının da ayrı bir araştırma konusu olduğunu söylemeliyim. Başta yoksul ülkeler olmak üzere hâlâ pek çok yerde sigara kullanım oranları çok yüksek, bu da kalp-damar hastalıklarını tetikliyor (sanıldığı gibi en çok akciğer kanserini değil); öte yandan bugün Afrika’da ölen çocuklar Fransa’da veya Amerika Birleşik Devletleri’nde 60 yıl önce ölenlerden bile fazla. Bu eşitsizlikler neden hâlâ sürüyor ve bu konuda ne yapılabilir?

Bugün dünyanın pek çok ülkesinde sağlık koşulları, bugünün zengin ülkelerinin 100 yıl önceki halinden bile daha kötü:

  • Sierra Leone’de (veya Angola veya Svaziland veya Demokratik Kongo Cumhuriyeti veya Afganistan’da) doğan çocukların dörtte biri, beş yaşına kadar yaşayamıyor; doğduğu yıldaki ömür beklentisi 40 yıldan belki biraz daha fazla.
  • Kadınların doğurduğu çocuk sayısı genelde beş ila yedi arasında ve annelerin çoğu en az bir çocuğunun ölümünün ıstırabını yaşıyor.
  • Bu ülkelerde her bin doğumdan birinde anne hayatını kaybediyor; bu risk 10 çocuğu olan kadınlarda yüzde 1’e kadar çıkıyor.
  • Svaziland gibi en korkunç sonuçların yaşandığı bazı ülkelerde çocuklar beş yaşına kadar yaşasalar bile HIV/AIDS riskiyle karşı karşıyalar ve bu hastalık, normalde ölüm oranının çok düşük olduğu genç yetişkin yaşlarında ölme riskini artırıyor.

Deaton’dan devam edelim. Deaton sağlıklı olmanın pek çok boyutu olduğunu ve kişinin yaşamakta olup olmadığı gerçeğinin daha ötesinde bir şeylerin daha ölçülmesini gerektiğine inanıyor. Bununla birlikte, zengin (kişi başına düşen ortalama geliri yüksek ülkeler) ve yoksul (ortalama geliri düşük olanlar) ülkelerin aralarındaki farkın pek çok tezahürü olduğunu belirtiyor. “Zengin ülkelerde, yoksul ülkelerdekine oranla ağrı çeken ve engelli daha az insan olduğu bildirilmektedir. Zengin ülkelerde engelli oranı zaman içinde giderek düşmektedir. IQ puanlarında ise zaman içinde yükselme görülmektedir. Çoğu ülkede, çocukluğunda yeterli beslenemeyen veya çocukluk hastalıkları geçirenler, ideal koşullarda genlerinin izin verebileceği uzun boya ulaşamamaktadır. Olması gerektiğinden daha kısa olmak, erken yaşlarda beyin gelişimini bozan ve yetişkin yaşlarda kişinin fırsatlarını azaltan bir talihsizliğin işareti olabilir. Avrupalılar ve Amerikalılar ortalama olarak Afrikalılardan daha uzun, Çinli ve Hintlilerden çok daha uzun boyludur. Yeni yetişen çocuklar ailelerinden daha uzun, büyükanne ve büyükbabalarından çok daha uzundurlar. Gerek sağlık ve gelir alanındaki küresel gelişme gerekse küresel eşitsizlik insanların bedeninde bile kendini göstermektedir.”2

Buyurun ideal ülkeyi siz kurun deseler ne mi yapardık? İnsanların uzun ve sağlıklı yaşadığı, yoksulluğun olmadığı, demokrasi ve hukukun üstün olduğu bir ülke kurardık.

Ya da “sosyal fayda”lı dokunuşlarla refahı artırma konusunda bir şeyler yapma umudumuzu ve niyetimizi asla kaybetmezdik.

Ve kaybetmeyeceğiz.

 

 

1 Angus Deaton, The Great Escape, Princeton University Press, 2013, s. 7
2 a.g.e., s. 26

 

Her kesime fayda

İnsanlar arasındaki adaletsizliğin bir örneği de LGBT’lilere yönelik ne yazık ki.
Kendileri gibi yaşadıklarında iş hayatında dışlanmalarından tutun -iş bulabiliyorlarsa tabi- hele kapalı bir çevredelerse toplum dışına bile itilebiliyorlar. Ülkemizde bazı kurumsal şirketler, müşterilerinin önemli bir kısmı LGBT’lilerden oluşsa da, iş bu tip platformlara destek vermeye gelince duvar kesiliyorlar.

En yakın örneğini GMag yayınında gördüm. Sitenin okunurluğu birçok niş yayının katbekat üzerinde, gel gör ki kimse GMag’i görmek istemiyor. Tabii ki GMag okurları mallarını kullansın istiyor ama topluma LGBT’lileri destekliyor görünmek işlerine gelmiyor.

Biz buna halk arasında İKİYÜZLÜLÜK diyoruz.

Kendileri GMag’i gay ve lezbiyenler için benzersiz bir formüle sahip platform olarak tanımlıyor. Modadan sanata, sağlıktan ilişkilere, spordan teknolojiye, yeme içmeden çarpıcı röportajlara gökkuşağının altında, gökkuşağının ışıltılı yönlerini kendine has yorumuyla GMag okurlarıyla buluşturuyorlar. Yine kendi deyimleriyle GMag, çekimleri, muzip dili, yazarları, fotoğrafçıları ile dünyalı çizgisiyle ülkemizin gay ve lezbiyen dünyasının değerlerini ve hayallerini bir araya getiriyor.

Topluma fayda sadece ağaç dikmek, çocuk okutmak veya okul boyamakla olmuyor. Bunlar tabii ki faydalı, yapılması gerek ama yeterli değil. Bu kadar sorun varken bir de onlarla mı uğraşacağız denebilir. İster sevelim ister sevmeyelim hepsi bir paket. Toplumda mutsuzluklar bulaşıcıdır. UNUTMAYALIM.

Karşında duran sponsorlu heykel eser mi ürün mü?

Sanata dair tüm klişe tartışmaların odağında, sanat disiplinlerinin birçoğunun toplumla “yeterince” temas etmemesi, dolayısıyla da sanatçının toplum tarafından anlaşılamaması yatıyordu.

Peki nasıl oldu da, çoğumuz Zeki Demirkubuz sinemasını tartışabilir seviyede sinemadan anlayan, tavla turnuvası yapacakken bienalleri kaçırmayan insanlara dönüştük?

Sanatın topluma en uzak disiplinlerinin bile günlük takip alanımıza girmesinde kuşkusuz ki markaların kültür-sanat alanındaki sponsorluk çalışmalarının etkisi büyük. Bu sayede sanatçı, konforlu ve uygun alanlarda eserlerini sunabiliyor, erişiminin neredeyse imkansız olduğu iletişim mecralarında yer alabiliyor.

Bu bölüme kadar yalnızca sanatçının bugüne kadar yarattığı eserleri sponsorlukla erişilebilir hale getirmesini anlatmaya çalıştım. Sanatçının asıl krizi tam olarak burada başlıyor.

Erişebilen her şey, temas edebilir mi?

Sanatçı yarattığı eserlerin yaygın iletişim mecraları sayesinde sahip olduğu yeni hedef kitleye eriştiğini fark ettiğinde, “yeni ifade biçimleri”ne, dahası toplumun aşina olduğu ama kendisine uzak olan türde bir estetik yaklaşımına ihtiyaç duyuyor.

Daha az imge -popüler olanları dışında- ve sosyal bir sorunla ilişkilendirilmiş “yeni eser” artık bol “like” edinebilir, binlerce kişi tarafından paylaşılabilir, günlerce bir galerinin vitrinini, hatta sevgilisine kur yapan 17 yaşında bir liselinin mesajlarını süsleyebilir. Kısacası toplumun içinde yaşayan eser, bugün kendini bir deterjan ya da yeni bir akıllı telefon modeliyle aynı hikayenin içinde konumlayabildiği sürece erişebildiği topluluğa temas edebilir. Sanırım eserin ürüne dönüşmesi tam da burada gerçekleşiyor.

Yukarıda aktardığım yönüyle, sanatçı için pazarlanabilir ürünler yaratmak olumsuz görünüyor olabilir. Çünkü bu, 100 yıl sonra bizim kuşağımızdan bir sanatçının dünyada kimseler tarafından anılmayacağı sonucuna ulaştırabiliyor. Ancak bizimle ilişkilenen hikayeler yaratamayan, bize aynı deneyimi paylaşmayı sunamayan en hayati ihtiyaçlardan bile uzak durduğumuzu düşününce, aylarca sabırla yontulmuş bir heykelin ya da ustalıkla bestelenmiş bir şarkının gözünün yaşına kimse bakmayacaktır.

 

Tema Vakfı’ndan anıt ağaçlar

TEMA Vakfı ve Nestlé Damak iş birliği ile yürütülen Fıstığımız Bol Olsun projesinde zamana meydan okuyan yaşlı ağaçların korunması için çalışmalar başlatıldı.

TEMA Vakfı, Nestlé Damak iş birliği ile uyguladığı Fıstığımız Bol Olsun projesi kapsamında yürüttüğü çalışmalar sonucunda Gaziantep’te 12 adet Antep fıstığı “anıt ağaç” adayı tespit etti. TEMA Vakfı, ağaçların “anıt ağaç” statüsüne alınması için Gaziantep Valiliği Çevre ve Şehircilik İl Müdürlüğüne başvuru yaptı.

Ağaçların yaşı 400 ile 800 arasında

Yaşları 400 ile 800 arasında değişen Antep fıstığı ağaçları, aynı zamanda bölgenin tarihine ve kültürüne tanıklık etme özelliği taşıyor. Binlerce yıldır Antep fıstığı üretimi yapılan bölgede hem kültürün hem de gen kaynaklarının ve biyolojik çeşitliliğin korunmasında çok yaşlı Antep fıstığı ağaçlarının özel bir önemi bulunuyor.

Detaylı incelemeler yapıldı

TEMA Vakfı uzmanları tarafından “anıt ağaç” adaylarını belirlemek üzere çok sayıda Antep fıstığı ağacında ölçüm ve gözlem yapıldı. Gaziantep’in Yavuzeli ilçesine bağlı Keşrobası köyünde yedi, Göbek köyünde dört ve Nizip ilçesine bağlı Tosunlu köyünde bir adet olmak üzere toplam 12 ağacın “anıt ağaç” adayı olabileceği tespit edildi. Çevre, çap, boy, tepe çapı, dallık, kovukluk, çürüklük, sürgün yoğunluğu, yaş gibi kriterler göz önünde bulundurularak ölçümler ve değerlendirmeler yapıldı. Ağaçların bulunduğu yerlerin koordinatları tespit edilip fotoğraflandı. Elde edilen bilgiler, ağaçların envanter karnelerine işlenerek “anıt ağaç” başvurusu yapıldı.

Amaç: Ortak değer yaratmak

Bölgedeki kırsal kalkınmaya katkıda bulunmayı amaçlayan ve ilk etabında %49 verim artışı sağlanan proje, bölgedeki çiftçilerin hayatına olumlu getiriler sunmaya devam ediyor. Bahçelerde verim artışı sağlayan uygulamaları benimsemeleri için üreticilere eğitimler düzenlenen projede ayrıca 174 bahçe sahibine danışmanlık hizmeti veriliyor. Türkiye’de 100 yılı aşkın süredir faaliyet gösteren Nestlé’nin “Ortak Değer Yaratmak” yaklaşımı doğrultusunda TEMA Vakfı iş birliğiyle hayata geçirdiği “Fıstığımız Bol Olsun” projesi 2011 yılından beri uygulanıyor.

Proje, Antep fıstığının sürdürülebilir üretimini, kalite ve verimliliğini artırmayı ve bölgedeki kırsal kalkınmaya katkıda bulunmayı amaçlıyor. 3 + 5 yıl olarak planlanan projede, Antep fıstığı bahçelerinde yürütülen çalışmaların yanı sıra Halk Eğitim Merkezi iş birliğiyle Antep fıstığında aşılama ve budama kursları düzenlendi. Kursları başarı ile bitiren 118 katılımcı sertifikalarını aldı.

Ne fayda?

Biz, bu işin profesyonelleri, bir türlü anlatamadık Ne Fayda?

Yaşadığımız dönemde sınır değerleri aşmış sosyal ve çevresel sorunlar karşısında duyarsız kalmanın şirketler için en büyük risk olduğunu; sorunlara duyarlı, çözüm üreten ya da çözümün parçası olmayı seçen şirketlerin yaşama şansının yükseldiğini; günümüzün en büyük değeri olan itibarı kazanmanın da korumanın da yolunun sosyal ve çevresel olarak üretilen değerlerden geçtiğini tam manasıyla anlatamadık…

Anlatamadık diyorum; çünkü, anlatabilseydik bugün kurumsal sosyal sorumluluk yatırımlarının faydasını sorguluyor, bütçesini kısıyor, yolunu, yöntemini tartışıyor olmazdık.

Kurumsal sosyal sorumluluk kavramı bizde toplum yararına projeler gerçekleştirmek olarak kabul görüyor ve genelde bu haliyle karşılık buluyor.

Esası şirketlerin ekonomik, sosyal ve çevresel etkilerini yönetme disiplini olan kurumsal sosyal sorumlulukla ilgili pratiğimizin 30 yıllık bir geçmişi var. Önce ‘sosyal pazarlama’ olgusunu benimsedik ki bunun altında önemli bir keşif yatıyor. Toplum yararına yapılan herhangi bir çalışmanın, özellikle Türk toplumunda karşılığı çok yüksek. Satın alma kararında doğrudan etkili, uzun süreli sadakat sağlıyor, öyle bir bağlılık ki bir fayda sağlayanın ömür boyu savunucusu olunuyor.

Bu büyük keşif uzun süre bize yol gösterdi. Bu yolda büyük bir iştahla ilerlerken, meselenin toplumsal ilişkilerde belirleyici rolü olan pazarlama motivasyonlu faydayla sınırlı olmadığını fark etmeye başladık. Karşımıza sosyal sorumluluk kavramı çıktı. Bu kavram açık olarak topluma karşı daha fazla sorumluluğumuz olduğunu ifade ediyordu. Temel prensibi ‘gönüllülük’ olarak ısrarla vurgulanan ancak özü sorumluluk alanını genişletmek olan bu kavram aslında iş yaşamındaki değişimin ve hatta dönüşümün de işaret fişeğidir.

Faydası saymakla bitmez…

Ne Fayda’da bu faydaları anlatmaya başlarken, her birimizin, her şirketin yaşadığı topluma ve dünyaya karşı sorumluluklarını yerine getirmesiyle daha yaşanılır bir dünya yaratmanın mümkün olduğunu da anlatabilmek, umudu çoğaltmak istiyoruz.

Kurumsal sosyal sorumluluk çalışmalarının Ne Fayda sağladığını ortaya koymaya, nasıl fayda sağlandığını anlatmaya katkıda bulunacak Ne Fayda kurumsal sosyal sorumluluk haber portalının alana çok değerli katkılar yapacağına inanıyor, başarılar diliyorum.

 

 

 

Vodafone Vakfı’na Ödül

Vodafone Vakfı, ülkesinden ayrılan Suriyelilerin yeni bir hayat inşa edebilmelerine destek olmak amacıyla hayata geçirdiği projelerle Global Mobil Ödülleri kapsamında verilen Mobil İletişim Sektörüne Önemli Katkı Ödülü’nü kazandı.

Vodafone Vakfı, ülkesinden ayrılan Suriyelilere yönelik çalışmalarıyla, Dünya GSM Birliği (GSMA) tarafından verilen Global Mobil Ödülleri’nin Mobil İletişim Sektörüne Önemli Katkı Ödülü’nün sahibi oldu.

Vodafone Vakfı’nın da içinde olduğu beş operatör; kamplara ekipmanların hızla dağıtılması, özel acil servislerin ve yardım hatlarının sevki, kişiselleştirilmiş mobil aplikasyonlarla sağlanan inovasyon, insan hakları destek hattı ve konaklama yardım hizmetleri gibi kriterlerde değerlendirilerek sağladıkları faydayla ödülü kazandı.

Ödülle ilgili konuşan Türkiye Vodafone Vakfı Yönetim Kurulu Başkanı Hasan Süel; “Vodafone Vakfı, Suriye ve Güney Afrika da dâhil olmak üzere savaş bölgelerinde ve dünyanın her yerinde ülkelerinden ayrılmak zorunda kalanların hayata tutunabilmelerini sağlamak için mobil teknolojiler yardımıyla projeler yürütüyor. Ülkesinden ayrılan Suriyeliler de dünyanın neresinde olursa olsun yeni bir yaşam inşa edip hayata tutunmalarına yardımcı olmayı son derece önemsiyoruz. Bu anlayışla hayata geçirdiğimiz projelerimizle Global Mobil Ödülleri’nde en yüksek saygınlık ödülünü kazanmanın haklı gururunu yaşıyoruz. Çocuklar, tek başına ülkelerin değil, tüm dünyanın geleceğini oluşturuyor. Bu yaklaşımla çocuklarımızı yarına daha iyi hazırlamak hedefiyle biz de Türkiye Vodafone Vakfı olarak Habitat işbirliği ile geliştirdiğimiz “Yarını Kodlayanlar” projesi ile 7-14 yaş arası çocuklara kodlama eğitimi veriyoruz. Son olarak ise bu projede önemli bir adım atarak ülkemizde yaşayan Suriyeli çocuklara kodlama öğretmeye başladık. ‘Yarını Kodlayanlar’ projesi ile Suriyeli çocukların hayatında bir umut ışığı olmayı, kodlama aracılığıyla Suriyeli ve Türk çocuklar arasında ortak bir dil geliştirmeyi temenni ediyoruz” dedi.

Mehmet Turgut, Kaçuv için fotoğrafladı

Kanserli Çocuklara Umut Vakfı (KAÇUV), toplumun çocukluk kanserleri hakkında bilinçlenmesini sağlamak ve hastalıkta erken teşhisin önemine dair farkındalık yaratmak adına, fotoğraf sanatçısı Mehmet Turgut’un desteğiyle “Nerede Yaşam Varsa, Orada Umut Vardır” sergisine ev sahipliği yapıyor.

KAÇUV, 15 Şubat Çocukluk Çağı Kanseri Farkındalık Günü etkinlikleri kapsamında bir sergiye ev sahipliği yapıyor. Fotoğraf sanatçısı Mehmet Turgut’un desteğiyle hayata geçirilen “Nerede Yaşam Varsa, Orada Umut Vardır” sergisinde Altan Gördüm, Ahmet Mümtaz Taylan, Akasya Asıltürkmen, Açelya Elmas, Irmak Ünal, Keremcem, Özgün ve Zeynep Köse yer aldı.

Kanserli Çocuklara Umut Vakfı (KAÇUV) Yönetim Kurulu Başkanı Prof. Dr. İnci Yıldız’ın ev sahipliğinde gerçekleşen serginin açılışına Altan Gördüm, Akasya Asıltürkmen, Açelya Elmas, Irmak Ünal ve Zeynep Köse katıldı.

Açılışta konuşan KAÇUV Yönetim Kurulu Başkanı Prof. Dr. İnci Yıldız; “Her yıl dünyada 300 bin, Türkiye’de ise yaklaşık 3 bin 500 çocuğa kanser tanısı koyuluyor. Ancak erken teşhis konulamadığı için çoğu çocuk maalesef kansere ileri evrede yakalanıyor. Oysa erken tanı ile bu çocukların yüzde 70’i kurtarılabilir. Bu nedenle erken tanı gerçekten hayati önem taşıyor. Tüm dünyada 15 Şubat Çocukluk Çağı Kanseri Günü’nde, çocukluk kanseri hakkında toplumun bilinçlenmesini sağlamak ve hastalıkta erken teşhisin ne kadar önemli olduğuna dair farkındalık yaratmak amacıyla çeşitli etkinlikler düzenleniyor. Sergi projemizde sanatı ve kalbiyle bize destek olan Sayın Mehmet Turgut’a ve fotoğraflarda gördüğünüz tüm sanatçılarımıza, hem KAÇUV adına hem de şahsım adına gönülden teşekkür ediyorum” dedi.

Sergi, 23 Şubat – 4 Mart 2017 tarihleri arasında Şişli Belediyesi Nazım Hikmet Kültür ve Sanat Evi’nde ziyaret edilebilecek.

Anneler okullu oldu

Türkiye İnsan Kaynakları Eğitim ve Sağlık Vakfı (TİKAV) ve Akfen Yenilenebilir Enerji işbirliğiyle 15 farklı kırsal bölgede hayata geçirilecek olan “Evde Okullu Olduk Projesi”nin ikinci ve üçüncü çalışması Muğla Ula ve Seydikemer’de yapılacak.

Türkiye İnsan Kaynakları Eğitim ve Sağlık Vakfı (TİKAV) ile Akfen Yenilenebilir Enerji’nin okul öncesi eğitimin önemini anlattığı “Evde Okullu Olduk Projesi” ilk etabını Mersin Anamur’da gerçekleştirdi, projenin ikinci ve üçüncü etabı sırasıyla 23-24 Şubat tarihlerinde Muğla Ula ve Seydikemer’de gerçekleşecek.

Türkiye’de 15 farklı lokasyonda gerçekleşecek projenin ilk aşamasında 26 kişiye ulaşıldı. Muğla’daki çalışmalarla 60 kişiye daha ulaşılması hedefleniyor.

Proje Akfen Yenilenebilir Enerji A.Ş.’ye bağlı hidroelektrik ve güneş enerjisi santrallerinin bulunduğu kırsal bölgelerde ikamet eden ve 0-6 yaş grubu çocuk sahibi olan kadınların katılımında gerçekleşecek. Proje ile amaç, 0-6 yaş aralığındaki çocukların gelişimine destek olmak ve ebeveynlere okul öncesi eğitimin önemini anlatmak. “Evde Okullu Olduk Projesi” ile daha sağlıklı bireyler yetiştirebilmek için eğitimin yalnızca okula bırakılmaması vurgulanacak ve evde çocuklarla verimli vakit geçirmenin önemi ele alınacak.

Anneler için okul öncesi etkinlik atölyesi

Proje kapsamında annelere 0-6 yaş grubu çocukların sağlık taramaları, ev kazaları hakkında bilgi verilecek ve çocuklarla nitelikli zaman geçirebilmek ve onların gelişim süreçlerine destek olabilmek için, evde bulunan kolay ulaşılabilen malzemelerle ev içi okul öncesi etkinlik atölyesi çalışması yapılacak.

Projede hedef 1000 kişiye ulaşmak

Daha sağlıklı bireyler yetiştirilmesini, aile içi iletişimin güçlendirilmesini, ülkemizde yaygınlaştırılmaya çalışılan okul öncesi eğitim çalışmalarına destek vermeyi amaçlayan ve Türkiye’de 15 farklı lokasyonda uygulanacak proje kapsamında toplam 1000 kişiye ulaşılması hedefleniyor.

 

 

Matematik tırları yollarda

Geçtiğimiz yıl Türkiye’yi dolaşıp çocuklara matematiği sevdiren interaktif gezici serginin yüklendiği Harika Matematik Tırları üç ay sürecek turneye başladı. Harika Matematik Sergisi’nin 2017 turnesinin ilk durağı Sultangazi oldu. Turne boyunca iki tır eşzamanlı olarak Türkiye’de 22 ilde çocuklarla buluşacak.

Minik Eller Büyük Hayaller Platformu kapsamında Türkiye’nin dört bir yanındaki etkinliklerle çocukları destekleyen QNB Finansbank ana sponsorluğunda ve IEG iş birliğiyle hayata geçen Harika Matematik Sergisi, çocukların matematiğin temel konularını eğlenceli ve interaktif şekilde öğrenmesine yardımcı oluyor.

 Matematiğin temel konularının eğlenceli ve interaktif şekilde işlendiği ve İlköğretim Matematik Dersi Öğretim Programı’na da uygun olan sergi, Özel Tırlarla yola çıkıyor ve her şehirde yerel yönetimlerin desteğiyle belirlenen mekanlarda sergiler kurularak birer hafta boyunca çocukların ziyaretine açılıyor. Çocuklar, “Dans Eden Geometri”, “Haydi Yuvarla”, “Kule Yapalım”, “Aynadaki Kim” ve “Dev Küp” modüllerinin bulunduğu, “Da Vinci Learning’nin Atölye” çalışmaları ve “Da Vinci Learning Mobil Sinema”nın da olacağı sergiyi geziyor.

İlk durak Sultangazi oldu
İlk durak olan Sultangazi’deki sergi, Sultangazi Belediye Başkan Vekili Fevzi Dülger, IEG ve QNB Finansbank yetkililerinin katılımıyla açıldı. Eş zamanlı olarak Sultanbeyli Belediyesi Prof. Dr. Necmettin Erbakan Kültür Merkezi Fuaye alanında da açılan sergi, 24 Şubat’a kadar 10.00-17.00 saatleri arasında ücretsiz olarak ziyaret edilebilecek.

Sergi, 27 Şubat-3 Mart İstanbul Esenler Belediyesi ve Manisa Yunus Emre Belediyesi, 6-10 Mart İzmir ve Kastamonu, 13-17 Mart Sinop ve Aydın, 20-24 Mart Amasya ve Muğla, 27-31 Mart Samsun ve Denizli, 3-7 Nisan Ordu ve Isparta, 10-14 Nisan Trabzon ve Eskişehir, 17-21 Nisan Kayseri ve Kütahya, 24-28 Nisan Nevşehir ve Balıkesir, 1-6 Mayıs Mersin ve Bursa, 8-12 Mayıs Konya ve İzmit, 15-18 Mayıs Konya ve İstanbul’da çocuklarla buluşacak.