FAO’dan 1.05 milyar dolarlık bütçe için uluslararası topluma çağrı

Gıda ve Tarım Örgütü (FAO), 2017 yılında 28 ülke ve bölgede 40 milyon insana ulaşmayı hedef alan 1.05 milyar dolarlık bir bütçe için uluslararası topluma çağrıda bulundu. FAO Toprak ve Su Departmanı Müdür Yardımcısı Olcay Ünver’e FAO’nun stratejisini ve hedeflerini sorduk.

Gıda ve Tarım Örgütü (FAO) nasıl bir dünya amaçlıyor?
FAO’nun temel varlık nedeni, herkesin gıda güvenliğinin sağlandığı ve sağlıklı bir yaşam sürdürebilmek için gerekli, iyi nitelikte gıdaya erişebildiği bir dünyanın gerçekleşmesi. Hedefleri içinde yoksulluğun sona erdirilmesi, ekonomik ve sosyal kalkınma ve doğal kaynakların sürdürülebilir yönetiminin sağlanması baş sıralarda yer alıyor.

Çalışmalarında nasıl bir strateji izliyor?
FAO, çalışmalarını beş stratejik amaçtan oluşan bir çerçevede yürütüyor. Bu amaçlar: açlık, gıda güvensizliği ve yetersiz/kötü beslenmenin sona erdirilmesi; tarım, ormancılık ve balıkçılık sektörlerinde üretkenliğin artırılması ve sürdürülebilirliğin sağlanması; kırsal yoksulluğun azaltılması; kapsayıcı ve üretken gıda ve tarım sistemlerine geçiş ve doğal afetlere karşı dayanıklılığı ve esnekliği artırmak.

Açlığın olmadığı bir dünya Sürdürülebilir Kalkınma Hedeflerinin başında. Ama 2030’u beklerken bugün karşı karşıya olduğumuz açlık ve göç sorunları için neler yapılıyor?
Birleşmiş Milletler sistemi içinde kaynakların rasyonel kullanımı ve temel konularda uzmanlaşmanın sağlanması bir görev dağılımına tekabül ediyor. Bu çerçevede Dünya Gıda Programı, Mülteciler Yüksek Komitesi gibi uzman kuruluşlar en ön safta. FAO, temel misyonu içinde açlık ve yoksulluğun kalıcı bir şekilde ortadan kaldırılması ve doğal kaynakların sürdürülebilirliğine odaklanırken, bir yandan da acil müdahale gerektiren konularda da, üye ülkelerin sağladığı fon ve yardımlar çerçevesinde de faaliyet göstermekte. Yaşamlarını tarımdan sağlayan nüfus, çoğunlukla doğal afetlere, salgınlara, sınır aşan bitki ve hayvan hastalıklarına, sosyoekonomik şoklara ve ekonomik krizlere de en fazla maruz kalan ve bunlardan en olumsuz etkilenen grupların başında yer almakta. FAO, bu nüfusun güçlendirilmesi için sistemli bir program yürütüyor. Programın temel bileşenleri kurumsal güçlendirme ve tarım sektörlerinde risk ve kriz yönetiminin iyileştirilmesi; gıda güvenliğine ve sınır aşan tehditlere karşı bilgi ve erken uyarı sistemleri geliştirilmesi; tarımda risk ve kırılganlığın azaltılması ve krizlere müdahale olarak belirlenmiş.

Krizlere müdahale çalışmalarından örnekler verebilir misiniz?
Geçtiğimiz yıl, Etiyopya’da El Nino’nun neden olduğu kuraklıkla mücadele için yoğun bir tohum dağıtım kampanyası sürdürüldü. FAO’nun koordine ettiği kampanyada gıda güvenliği riski yüksek 1.7 milyon haneye 32 bin ton tohum dağıtımı gerçekleşti. Ülkenin gıda üretiminin yüzde 85’ine tekabül eden bir destek sağlandı.

Filipinler’de 2015’te Yolanda tayfunu en çok çiftçileri etkiledi. Hindistan cevizi ve mısır üretimi yapan çiftçilere alternatif gelir sağlamak için 129 işletmede sebze ve yüksek değerli tarım ürünlerinin üretimi sağlandı.

Şu anda kuzeydoğu Nijerya’da 174 bin çiftçiye tohum ve sulama sistemleri yardımı gerçekleştiriliyor. Güney Sudan’da 155 bin balıkçıya yardım sağlanıyor. Acil durum ve afetlerle mücadele Madagaskar’dan Nepal’e, Gazze’den Bolivya’ya çok geniş bir coğrafyada yer alıyor.

2017 nasıl görünüyor?
FAO, 2017 için 28 ülke ve bölgede 40 milyon insana ulaşmayı hedef alan 1.05 milyar dolarlık bir bütçe için uluslararası topluma çağrıda bulundu. Öngörülen yardıma ilişkin bilgilere http://www.fao.org/3/a-i6642e.pdf sitesinden erişilebilir.

Tema Vakfı 50 ilde 5 bin 400 çocuğa ulaşacak

TEMA Vakfı, 2015 yılında başlattığı ağaçlandırma ve çocuklara yönelik doğa eğitimi projesi Ağaç Kardeşliği’ni 2017 yılında da uygulamaya devam ediyor.

TEMA Vakfı’nın ağaçlandırma ve çocuklara yönelik doğa eğitimi projesi Ağaç Kardeşliği tüm hızıyla devam ediyor. 2015 yılında başlayan projenin 2017 uygulamaları başladı. Ağaç Kardeşliği, 2017’de 50 il, 153 okul, 226 sınıf ve yaklaşık 5 bin 400 öğrenci ile uygulanacak.

Ağaç Kardeşliği Projesi’nin 2017 yılı uygulamalarına ilişkin bilgiler veren TEMA Vakfı Yönetim Kurulu Başkanı Deniz Ataç; “Ağaç Kardeşliği ile doğa sevgisini içselleştiren nesiller yetiştirmeyi hedefliyoruz. Çünkü geleceğimiz olan çocukların doğayı koruyabilmeleri için öncelikle onu tanımaları ve sevmeleri gerekiyor. Ağaç Kardeşliği’ne dahil olan her çocuk kendi fidanını yetiştirme deneyimi yaşayacak. Ayrıca çocuklar için Balıkesir’de 5 bin 400 fidanlık ‘Çocuklar Hatıra Ormanı’ oluşturacağız. Bu sayede hem çocukların yetiştirdikleri hem de hatıra ormanı kapsamındaki fidanlarla birlikte toplam 10 bin 800 fidan toprakla buluşacak. Bununla birlikte 50 ilden toplam 5 bin 400 çocuk “Orman Ekosistemi ve Yaşamın Çeşitliliği” konulu doğa eğitimi programına katılacak. Böylece çocukların doğayı korumak için gereken farkındalığı kazanmaları konusunda önemli adımlar atılmış olacak” dedi.

“Çocuklar yeni kavramlarla tanışıyor”
Projenin çocukların doğada uygulamalar yaparak öğrenmesini ve doğayla duygu bağlarının güçlendirilmesini amaçladığını belirten Deniz Ataç, “Çocuklar Hatıra Ormanı”yla da erozyonla mücadeleye katkı sunacaklarını ifade etti. Ağaç Kardeşliği eğitim programının içeriğinden söz eden TEMA Vakfı Yönetim Kurulu Başkanı, projenin ilkokul 3. sınıfta başlayıp, 4. sınıfta devam eden uzun soluklu bir program olduğunu söyledi. Ataç, 8 etkinlikten oluşan programda çocukların kendi tohumlarını ekeceğini ve fidanlarını gözlemleyeceğini aktardı.

Deniz Ataç, “Fidanların büyümesini izleyen çocuklar programın sonunda; ekosistem, endemizim, biyoçeşitlilik gibi kavramlarla tanışıyor. Kutu oyunu ile yapraklarından ağaçları tanımaya çalışıyor. Proje sayesinde gelecek nesilleri de doğal varlıkları koruma çalışmalarımıza dahil ediyoruz” dedi. Projenin Adım Adım Oluşumu’nun maratonlar kapsamında düzenlediği yardımseverlik koşularında TEMA Vakfı için koşan koşucuların destekleriyle, gönüllülerin ve öğretmenlerin katkılarıyla hayata geçtiğini ifade ederek sözlerini sürdüren Ataç, “Ağaç Kardeşliği’ne destek veren tüm koşuculara ve bağışçılarına teşekkür ediyor ve herkesi Ağaç Kardeşliği’ne davet ediyorum” dedi.

Başarı Her Yerde projesi sekiz okulda başladı

Fırsat verildiğinde başarısız öğrenci veya öğretmenin olmayacağı gerçeğinden yola çıkan QNB Finansbank ve Türk Eğitim Derneği, Adana ve Ankara İl Milli Eğitim Müdürlükleri’nin desteğiyle başlattıkları sosyal sorumluluk projesiyle sekiz devlet ortaokulunda, değişimin ve gelişimin önünü açıyor. Projeyle Adana ve Ankara’daki sekiz ortaokulda eğitim kalitesinin ve akademik başarının geliştirilmesi, öğrencilerin TEOG başarılarının artırılması, sportif, kültürel, sanatsal alanlarda gelişim sağlanması hedefleniyor. Projede gelinen aşama, Adana’da düzenlenen basın toplantısında kamuoyuyla paylaşıldı.

Geçen eğitim-öğretim yılında “Eğitimde Fırsat Eşitliğiyle, Başarı Her Yerde!” sloganıyla hayata geçen proje, Adana İl Milli Eğitim Müdürlüğü ve Ankara İl Milli Eğitim Müdürlüğü ile ortaklaşa yapılan çalışmalarla devam ediliyor. Proje kapsamında şimdiye kadar, QNB Finansbank’ın ortaklığı ve finansal desteğiyle TED Okullarında yürütülen kampanyalar aracılığıyla okullara okuma kitabı, test kitabı, eğitim setleri, ders araç gereçleri, spor malzemesi (basketbol potası, eşofman, forma, top vb.) müzik enstrümanı (piyano, davul, gitar, keman vb.) ve okul koridorlarında kullanılacak materyallerin alınması sağlandı. Bugüne kadar alınan 73 bin 533 adet malzeme, proje dahilindeki okullara gönderildi. Projede gelinen aşamaların kamuoyuyla paylaşılması için Adana’da düzenlenen basın toplantısına Adana İl Milli Eğitim Müdürü Turan Akpınar, Türk Eğitim Derneği Genel Başkanı Selçuk Pehlivanoğlu ve QNB Finansbank Yönetim Kurulu Başkan Yardımcısı Sinan Şahinbaş katıldı.

“QNB Finansbank tüm çalışanlarıyla destek veriyor”
Türk Eğitim Derneği’nin eğitimde fırsat eşitliğini geliştirici projelerine dokuz yıldır destek verdiklerini belirten QNB Finansbank Yönetim Kurulu Başkan Yardımcısı Sinan Şahinbaş, geleceğin yaratıcı liderlerini yetiştirmenin bugün yapılacak sosyal sorumluluk çalışmalarıyla gerçekleşeceğini ifade etti. 2015 yılında yenilikçi, yaratıcı, analitik, güvenilir olma özelliklerini, geleceğin yaratıcı liderleri çocuklara aktarma hedefi ile “Minik Eller Büyük Hayaller” sosyal sorumluluk platformunu kurduklarını belirten Şahinbaş, “600’ü aşkın şubemizdeki finansçıların da gönüllü olarak katıldığı sosyal sorumluluk projelerimizde çocukları merkezimize koyuyoruz” dedi. 2008 yılından bu yana yine TED aracılığıyla çocuklara eğitim bursu verdiklerini ifade eden Şahinbaş; “Başarı Her Yerde” projesinde ise okullarda gelişim ve değişime kaynak sunduklarını ifade etti. Şahinbaş “Şubelerimiz aracılığıyla dokuz yıldır verdiğimiz tam eğitim bursu karşılığında müşterilerimize de bir sertifika gönderiyoruz. ‘Sizin adınıza çocuk okutuyoruz’ diyerek onları da bilgilendiriyoruz. ‘Başarı Her Yerde’nin ise bu ilk senesi, önümüzdeki yıllarda da devam ettireceğiz. Yapılan çalışmaların çocuklar üzerindeki olumlu sonuçlarını görüyoruz. Mutlu çocuk, başarılı çocuktur. Folklordan resim sergisine, dans ve tiyatro gösterilerinden müzik çalışmalarına dek okulların aktivitelerinde ihtiyaç duydukları destekleri sağlamaktan çok mutluyuz. Çocukların mutluluğuna tanık oluyoruz. Yakın zamanda yapılan çalışmaların bu okulların başarısına olan katkısını çok daha iyi göreceğiz” dedi.

“Bu proje fırsatların umuda, umutların başarıya dönüştürüldüğü bir projedir”
Türk Eğitim Derneği Genel Başkanı Selçuk Pehlivanoğlu proje hakkında şunları söyledi: “Ülkemizde eğitim göstergeleri niceliksel olarak son yıllarda önemli mesafeler kat etse de, maalesef nitelik anlamında önemli sorunlar yaşıyoruz. Öğrenci başarısını etkileyen en önemli faktörlerden birinin ailelerin ekonomik, sosyal ve kültürel düzeyleri olduğunu biliyoruz. Nitelikli eğitime erişim herkesin hakkıdır. Gelir dağılımındaki eşitsizlikten kaynaklanan eğitimde adalet sorunu ülkemiz açısından ciddi boyutlardadır. PISA’daki durumumuz buna örnek verilebilir: Öğrencinin sosyo-ekonomik düzeyi “ekonomik, sosyal ve kültürel durum endeksi” olarak bilinen ve birçok değişken esas alınarak hesaplanmış bir endeks içinde maalesef Türkiye’deki öğrencilerin %68,7’si alt sosyo-ekonomik ve kültürel grupta yer almaktadır. Temel beslenme eksikliği nedeniyle öğrenimi aksayan öğrenci sayısının da uluslararası ortalamanın çok üzerinde olduğunu biliyoruz. Tüm bu olumsuz göstergelere rağmen Türkiye, örneğin PISA’da alt sosyo-ekonomik düzeydeki öğrencilerin en yüksek ilerleme kaydettiği ülkeler arasında.

Bizler, kamu kuruluşları ile sivil toplum kuruluşlarının bu noktada yapacağı ortak çalışmaların büyük önem taşıdığına inanıyoruz. Dezavantajları giderecek uygulamalara daha çok ihtiyaç var. Ortaöğretimdeki öğrencilerin akademik başarı seviyelerini artırmayı ve okullar arasındaki performans farklılıklarını gidermeyi amaçlayan Başarı Her Yerde projesi bu anlamda çok büyük bir misyon üstleniyor. Bu proje fırsatların umuda, umutların başarıya dönüştürüldüğü bir projedir. Destek veren herkese bir kez daha teşekkür ediyor ve her geçen yıl daha fazla çocuğumuzla ve öğretmenimizle birlikte “Başarı Her Yerde” diyebilmeyi diliyoruz.”

Sadece öğrenciler değil, öğretmenler, veliler ve yöneticiler de Başarı Her Yerde’nin kapsamında
Okullara yapılan düzenli ziyaretlerle, İl Milli Eğitim Müdürlükleri ve okul yöneticileri ile iletişim sürekli hale getirildi ve bu sayede ihtiyaçlar düzenli olarak takip edilip, projenin ölçme-değerlendirme aşaması başarıyla yürütüldü. Okul yöneticileri için uzaktan eğitim modülü kullanıma açıldı ve proje okullarının Türk Eğitim Derneği hizmet içi eğitimlerinden faydalanmaları sağlandı.

Adana’da okul idareleri tarafından belirlenen öğretmenlere yönelik olarak “Eğitim Uygulamalarında Sürekli Gelişim Programı (EUSGP)” başlatıldı. Program öğretmenlerin proje uygulamalarına ilişkin süreçlerinin kendileri ile beraber değerlendirilmesi ve taleplerine istinaden işbaşı eğitimlerinin verilmesi amacına yönelik olarak geliştirildi. EUSGP, “Başarı Her Yerde” projesinde yer alan okullardaki öğretmenlerin mesleki bilgi ve becerilerini yenilemelerine ve mesleki motivasyonlarını arttırmaya katkı sağlamak yoluyla, okullardaki eğitim kalitesini geliştirmeyi hedefliyor.

Öğrenciler için kodlama ve robotikeğitim süreci başlatıldı. Planlanan eğitim ile öğrencilerin 21. yüzyılın gereği olan bilişim becerilerini edinmeleri amaçlanıyor.Bu amaçla Adana ilinde öğretmenlere yönelik eğitici eğitimi gerçekleştirildi. Birbuçuk yıl devam edecek çalışma ile öğrenciler robotik, kodlama, 3D konularında sürekli eğitime alınacak.Ayrıca Adana okullarındaki idareci, rehberlik uzmanı ve gönüllü öğretmenlere yönelik akran arabuluculuğu eğitimi verildi ve böylece okullarda arabuluculuk süreci başlatıldı. Projede, öğrencilerle birlikte ailelerinin de gelişimi hedefleniyor ve ebeveynlere yönelik eğitim programları başarıyla gerçekleştiriliyor.

Öğrencilerin TEOG sınavına yönelik hazırlıkları çerçevesinde gerçekleştirilen kurslara profesyonel desteğin yanı sıra TED Tam Eğitim Burslu öğrencilerinin de gönüllü katkıları sağlandı. TED Genel Merkezi’nin koordinasyonunda okullarda izleme sınavları yapıldı ve bu sınavlar periyodik olarak uygulanmaya devam edecek.Projede akademik gelişimle eşgüdümlü olarak sosyal ve kültürel gelişim faaliyetlerine de büyük önem veriliyor. Bu amaçla öğrencilerin sportif ve sanatsal etkinlikler ve kurslara etkin bir şekilde katılması sağlanıyor. Düzenlenen gezilerle öğrencilerin kültürel gelişimine destek veriliyor ve bilim şenliklerine katılımları sağlanıyor.

Proje için Adana ve Ankara’dan dezavantajlı okullar seçildi
“Başarı Her Yerde” projesi kapsamına alınan okullar Adana ve Ankara İl Milli Eğitim Müdürlükleri yetkilileri tarafından, dezavantajlı olarak nitelendirilebilecek konumda bulunan okullar arasından seçildi. Akademik ve sosyal açıdan gelişim gösterme potansiyeli bulunan öğrencilerin öğrenim gördüğü bu okulların seçimi, İl Milli Eğitim Müdürlüklerinin kendi belirlediği ölçüt ve değerlendirmeler sonucunda gerçekleşti. Bu doğrultuda proje için seçilen okullar şunlar oldu: Adana, Seyhan, Mehmet Akif Ortaokulu; Adana, Yüreğir, Yavuzlar Ortaokulu; Adana, Sarıçam, Ömer Kanaatbilen Ortaokulu; Adana, Seyhan, Kasım Sacide Ener Ortaokulu; Ankara, Altındağ, Şehit Mesut AcuOrtaokulu; Ankara, Altındağ, Tandoğan Şehit Mucip ArıganOrtaokulu; Ankara, Mamak, Selçuklu Ortaokulu; Ankara, Mamak,Ahmet Kabaklı Ortaokulu.

Hedef, 8 okulda sürdürülebilir akademik ve sosyal başarı
Üç yıl olarak planlanan projenin çok farklı aşamaları olan kapsamlı bir çalışma programı var. Öğrenci, öğretmen, okul, veli, konum değerlendirmelerinin uzman ekipler tarafından ayrıntılı bir şekilde yapıldığı proje öncesi çalışmaların, proje boyunca da sistemli bir program dahilinde yürütülmesine azami önem veriliyor. Bu çerçevede seçilen 8 okulda, projenin hedefi olan, akademik ve sosyal başarının sürdürülebilir olması için bütünsel bir program hazırlandı.

Seçilen okullarda şu faaliyetlerin yapılması hedeflendi: Öğretmenlere yönelik öğretim yılı proje bilgilendirme eğitimleri, okul yönetimi ve öğretmenlerle birlikte yıllık planının oluşturulması, öğrencilerin akademik başarısının izlenmesi için testler uygulanması, öğretmenlerin projeye ilişkin süreçlerinin kendileri ile beraber değerlendirilmesi ve taleplerine istinaden işbaşı eğitimlerinin verilmesi, okullarda, yürütmek istenilen projelere ilişkin kitap, materyal ve malzeme alımlarının yapılması, öğrenme eksikliklerinin giderilmesi amacıyla hafta sonu kurslarının desteklenmesi ve velilere yönelik eğitici etkinliklerin gerçekleştirilmesi.

 

İçerik hep kral, kral ise hep zorbadır

Geleneksel tarihçiler insanlık tarihini dönemlere ayırırken, dünyanın kaderini büyük ölçüde değiştiren olayları;  tarihi alternatif bir akılla okumayı tercih edenler ise üretim/sermaye ilişkilerini baz almayı seçiyorlardı. Yani geleneksel tarihçilere göre başlangıç noktası İsa’nın doğumu iken, alternatif tarihçilere göre bu daha da eskiye gidiyor, bir arada yaşayan ilk insanlar “İlkel/komünal toplum” olarak tanımlanıyordu. Ben bugün kralın zorbalığını, yukarıda sözünü ettiğim alternatif okumayla anlatmaya çalışacağım.

Gücü elinde tutan, geriye kalan herkesin adına seçim yapabilme hakkını kendinde görür. Öyle ki, ne giyebilecekleri, nerede yaşayacakları, ne yiyecekleri ve her şeyden önemlisi hangi konuda ne düşünecekleri muktedirin tasarrufundadır. Roma-Köleler, Firavun-Yahudiler, Papa-Avrupa Aydınları, Amerika-Kızılderililer, Nazi ve Avrupa Yahudileri gibi karşılaştırmaların neredeyse tümünde toplumun çoğunluğu gücü (erk’i) elinde bulunduranın düşüncesini paylaşıyorlardı. Bu karşılaştırmaların tümünde, haklı olan tarafı biz verdikleri öz-mücadelenin kazanımları sayesinde biliyoruz elbette. Bu yönüyle içeriğin zorbalığı, içeriğin kendisine ait değil; o içeriği yaratan ve yaygınlaştıran/toplumsallaştırana ait bir tanımdır.

Örneğin İkinci Dünya Savaşı’nda Hitler’in Alman halkının gönlünde taht kurması; halkın ırkçı, vahşi ve nefret dolu olmasıyla değil, Goebbels’in yarattığı içeriğin gücüyle gerçekleşmiştir.

“İçeriğin Zorbalığı” olgusu, bugüne ulaşırken elbette ki her dönemin aygıtlarının tümünden hem etkilenmiş hem de o aygıtları dönüştürerek etkilemiştir. Bugüne gelecek olursak; birey-devlet, birey-birey, devlet-devlet karşılaştırmalarında içeriğin yaygınlığını elinde bulundurma gücüne sahip olan, o an için kabul görecek ve kazanacaktır. Örneğin bizler bir distopyanın içine hapsolmuş gibi, her an üzerimizde kendimizle ilgili kanıt niteliğinde araçlar taşımak durumunda kalıyoruz. Zira, biz bir sahilde sakin sakin çayımızı yudumluyorken, 50k+ takipçi sayısına sahip bir delinin bizi biyolojik silah üreten bir suç ağının lideri olarak konumlaması iki saati geçmeyecektir.

İçeriğin gücünü hep muktedir mi kullanır?
Burada iktidarın niteliklerine değinmeden bu soruya cevap vermek pek olası görünmüyor. Gücü, yetkiyi eline almak sizi er-geç muktedir -iktidarın mutlak sahibi- yapacaktır. Evdeki baba, ofisteki patron, parlamentodaki başkan, futbol takımının kaptanı, müzik grubunun solisti içinde bulunduğu koşullar ve sahip olduğu yetkiyle erkin koruyucusu olacaktır, ki bu da onu muktedir yapar.

Tüm bu olumsuz gibi görünen tabloya rağmen, Roma’ya karşı savaşan köleleri anlatan Hollywood filmlerinin milyonlarca dolar gişe yaptığını, her birimizin duvarında en az bir kez kızılderili sözü paylaştığımızı, dünyadaki hakim sanat anlayışının Engizisyon’a direnen Avrupalı aydınlar tarafından yaratıldığını unutmamakta fayda var.

Kimi zaman göz önünde, kimi zaman eski kitapların tozlu sayfaları arasında, kimi zaman yerin dibinde de olsa: “De te fabula narratur/Anlatılan senin hikayendir.”

Güvenmek istiyoruz

Bağış toplayan onca kuruluş var. Bunların bazıları resmi, bazılarıysa gayri-resmi. Her biri düzenli olarak ya da çeşitli dönemlerde toplumun dezavantajlı bir grubu ya da “kanayan bir yarası” için bağış topluyor, bazen de beklenmedik bir felaketin ardından yardımcı olmaya çalışıyorlar. Peki, bizler bu kuruluşlara nasıl güveneceğiz?

Verdiğimiz para, ilaç, giyecek, yiyecek gibi yardımlar doğru yerlere gidiyor mu? Hatta gerçekten bir yerlere gidiyor mu?

Güvenilir kurumlar toplanan bağışları bilinen kuruluşlara verirler. Yıllık denetim raporlarının kopyalarını görmek isteyebilirsiniz, daha önce yaptıkları etkinliklerinin kaydını araştırabilirsiniz. Ama hem bağış hem de bu kadar araştırma mı yapacağım yani? Belki de pek çok insanın elinin geri gitmesinin ya da ilk anda hevesle yardıma yeltense de son anda vaz geçmesinin ardında bu gibi sebepler de var.

Belki teknoloji bize yardımcı olur. Artık her şeyden anında haber alabiliyor, bir kargo yolladığımızda ya da beklediğimizde neyin nerede olduğunu neredeyse gerçek zamanlı olarak görebiliyoruz.

Bağış yapmayı kolaylaştıran pek çok mobil uygulama var ama mesele bağış yapma zorluğu değil ki zaten. Mesele açıkçası, güven.

Bir mobil uygulama ile yaptığım yardımın nereye gittiğini izleyebilsem, kime ulaştığını görebilsem, ulaştırılan yer bir kişi, yapılan bağış örneğin giyecek ise fotoğraf veya video ile yolladığım giyeceği o kişinin üstünde görsem, kitap ise okunduğunu gösteren bir resim alsam, kedi-köpek maması ise hayvanlara nasıl verildiğini izlesem, para ise hangi fonda tutulduğunu görsem, nerelere harcandığını takip edebilsem?

Tüm STK’ların ortak bir platformu olsa ve ben hepsini tek bir platformdan ulaşabilsem?

Konsolide bir denetim noktası desem?

Neden değişim diyoruz

Ekonomik, sosyal ve çevresel olarak sorun yumağı içinde yaşıyorken ve tüm bu sorunlar hiçbir toprak parçasını dışarıda bırakmadan herkesi, her ülkeyi, her toplumu, bütün dünyayı etkiliyorken, işleri tersine çevirecek değişimin de filizlendiğini ancak dünyayı saracak bir ivmeye ulaşmadığını görüyoruz.

Değişim ihtiyacı elbette çok katmanlı ve kapsamlı, bizlerin işaret ettiği değişim iş dünyasının salt kâr odaklı yaklaşımını değiştirmesi yönünde ve içinden çıkılması oldukça zor olan sorunlara karşı çözüm üretmek için samimi bir çaba harcamasını bekliyoruz. Çünkü yapabilirler. Bu yüzden de yapmalılar.

İş dünyasına bu rolün biçilmesinin ardında, hemen akla gelen ekonomik konum aslında sadece etkenlerden biri. Asıl önemlisi ise beceri ve yetkinlikleri. İş dünyası ekonomiyi hakikaten mükemmel yönetiyor. Ekonomi yönetiminde elde ettikleri başarı ve başarıyı getiren niteliklerini sosyal ve çevresel sorun alanlarında kullanmalarına ihtiyacımız var. Bunu talep de ediyoruz.

Çünkü bizler, iş dünyasına bu rolü biçen toplumlar olarak, dünyada ve Türkiye’de doğrudan ilişki kurduğumuz ve diğer yapılara kıyasla arzularımız, isteklerimiz, ihtiyaçlarımız ve beklentilerimiz bağlamında en fazla dikkate alındığımız, hatta hesaba katıldığımız için en fazla itibarı iş dünyasına gösteriyoruz. Yeri geldiğinde savunuyor, güveniyor, saygı duyuyor, sahip çıkıyoruz. Çözümlerine inanıyor, destekliyoruz. Tam da bu nedenle iş dünyasından beklentimiz yüksek.

Diyoruz ki; ürünler, hizmetler harika, kalite neredeyse her katmana indi, sürekli yenilikler etkileyici, teknoloji büyüleyici, olanaklarımız çerçevesinde sunduklarınızla kurduğumuz hayatlar şahane ama…

Ama diyoruz; bugün yaşadığımız toplumların, her nimetini yok edercesine kullandığımız doğanın büyük sorunları, büyük ihtiyaçları var. Öyle ki hepimizin yaşamını tehdit ediyor. Yapabileceğiniz bir şey yok mu diyoruz, çözüm istiyoruz, çözüm önerileri bekliyoruz, sorunlar karşısındaki duruşu yakından izliyoruz. Üstelik iş dünyası olarak yapabileceklerini de sınırlarını bilerek.

Ben de savaşa karşıyım ama mülteciler biraz ‘şey’

“Bütün insanlar özgür, onur ve haklar bakımından eşit doğarlar. Akıl ve vicdana sahiptirler, birbirlerine karşı kardeşlik anlayışıyla davranmalıdırlar.” – İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi / Madde 1 *

Savaştan, cinayetlerden, her türde hegemonyadan bahsedildiğinde aklıma hep Carl Sagan’ın Soluk Mavi Nokta’da dünyaya dair yazdıkları geliyor:

“Böbürlenmelerimiz, kendimize atfettiğimiz önem, evrende ayrıcalıklı bir konumumuz olduğu hakkındaki hezeyanımız, hepsi bu soluk ışık noktası tarafından yıkılıyor. Gezegenimiz, onu saran uzayın karanlığı içinde yalnız bir toz zerresi. Bu muazzam boşluk içindeki kaybolmuşluğumuzda, bizi bizden kurtarmak için yardım etmeye gelecek kimse yok.” **

Diyelim ki, yaşadığın ülkenin küçük mü küçük bir şehrinin ücra sokaklarından birinde evin. Her sabah karın, çocukların seni işe gönderiyorlar. Yorucu ama kimseye muhtaç olmamanın gururuyla geçen bir günün ardından ailenin yanına dönüyorsun yine. Çocuklarının gözünde sen bir kahramansın, her şeyi alt eder onları hep korursun diye düşünüyorlar. Ancak günün birinde savaş denilen karanlık gelip çöküyor ülkene. Bugüne kadar bir kere bile el açmadığın, sokaklarında başı dik yürüdüğün şehrini apar topar terk etmek zorunda kalıyorsun. Kısacası sen çocuklarının kahramanı “kaçıyorsun”.

İşinin piri, yılların ustası, uzman doktor, uzay mühendisi, keman virtüözü, saygılı/sevecen, yakışıklı/güzel, genç/yaşlı gibi seni sen yapan tüm tanımlardan uzaksın artık. Yalnızca “mülteci”sin. Hem de, kimin çizdiğini dahi bilmediğin bir sınırın diğer tarafında doğduğun için. Yürüsen bir saatini almayacak bir mesafede olan sınırı geçince, mülteci oluyorsun güzel kardeşim. Üstelik sınırın bu tarafında, misafirperverlik hikayeleriyle büyüyen bizlerin birçoğunun gözünde her türlü suçu her an işleyebilme potansiyeline sahipsin.

Oysa ki, dünya bizim evimiz, Latin Amerika’dan Kutuplara, Amerika’dan Afrika’nın çöllerine, Anadolu’dan Çin’e kadar her yer bizim. Bunu savaşarak, kanla, ölümle kazanmadık. Doğarken, yaşamak için geldiğimizde kazandık. Yalnızca nefes alabilme yetimizle. Sınırsız, sürgünsüz, savaşsız bir dünya özlemini hiç yitirmemek bizi yarına daha mutlu taşıyacaktır.

 

 

* http://www.danistay.gov.tr/upload/insanhaklarievrenselbeyannamesi.pdf

** https://tr.wikipedia.org/wiki/Soluk_Mavi_Nokta 

Demek ki neymiş?

8 Mart Dünya Kadınlar Günü yaklaştıkça e-posta kutum “kadın” konulu bültenlerle doldu taştı. Gelen e-postaların bir kısmı Türkiye’de kadınların yaşadığı en büyük sorunlardan bahsediyordu. Cinsiyet ayrımcılığı, işsizlik, şiddet, eğitimsizlik gibi… Bir diğer kısmı ise kurumların kadınlar için düzenlediği konser, sergi, film gösterimi gibi etkinlik haberlerinden oluşuyordu.

Bir ümit, kadınlar günü vesilesiyle gerçekten topluma, kadına yarar sağlayan bir sosyal sorumluluk projesi görürüm diye düşündüm. Olmadı.

Tam da bu yazıyı kaleme aldığım gün Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK), 2016 yılı İstatistiklerle kadın verilerini açıkladı. Verilere göre Türkiye’de 2016 yılında kadın nüfus 39 milyon 771 bin 221 kişi gözüküyor. Yani nüfusun yüzde 49,8’ini kadınlar oluşturuyor.

Peki eğitim durumları nasıl?

Türkiye’de, 25 ve daha yukarı yaşta olan ve okuma yazma bilmeyen toplam nüfus oranı yüzde 5,4 iken bu oran erkeklerde yüzde 1,8, kadınlarda yüzde 9 görünüyor. Lise ve dengi okul mezunu olan 25 ve daha yukarı yaştakilerin toplam nüfus içindeki oranı yüzde 19,5 ve bu oran erkeklerde yüzde 23,5, kadınlarda ise yüzde 15,6. Yüksekokul veya fakülte mezunu olan toplam nüfus oranı yüzde 15,5. Bu oran erkeklerde yüzde 17,9, kadınlarda yüzde 13,1.

Bu verileri neden mi veriyorum?

Belki kadınlar için “gerçek fayda” sağlamak isteyecek bir kurum bu verilerden bir şeyler çıkarır da harekete geçer diye… Peki hiç mi yok faydalı projeler? Var elbette.

Tıpkı Limak Vakfı’nın bundan iki yıl önce başlattığı, Aile ve Sosyal Politikaları Bakanlığı ve Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı (UNDP) ile birlikte yürütülen

Türkiye’nin Mühendis Kızları (TMK) Projesi gibi. Türkiye’de kadın mühendis sayısını artırmak, istihdama katkı sağlamak ve kadınların tüm iş alanlarında karar verici pozisyonlara gelebilmesini desteklemek amacını taşıyan bu projenin bir benzeri mi? Yok.

Peki biraz daha bakalım TÜİK verilerine. Araştırmada kadınların eğitim seviyesi yükseldikçe işgücüne daha fazla katıldıkları görülüyor. Mesela okuryazar olmayan kadınların işgücüne katılım oranı yüzde 16,1 iken yükseköğretim mezunu kadınların işgücüne katılım oranı yüzde 71,6’ya çıkmış.

Aile yapısı araştırması 2016 sonuçlarına göre ise Türkiye genelinde yemek yapma işini yüzde 91,2 oranında kadınlar yaparken, erkeklerin yemek yapma oranı yüzde 8,8. Evin boya-badana işini yüzde 80,4 oranında erkekler yapıyor. Kadınlarda bu oran yüzde 19,6. Yani erkek işi, kadın işi uçurumunun ne yazık ki devam ettiği görülüyor.

Derken bir ses geldi aklıma:

“İşin kadını erkeği olmaz!” diyordu Filli Boya, kadın istihdamı ve fırsat eşitliğini desteklemek amacıyla Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı ve İŞKUR’un katkılarıyla başlattığı Filli Kadın Ustalar’ı projesini tanıttığı reklam filminde.

Demek ki neymiş? İstenirse, biraz yaratıcı düşünülürse faydalı, ihtiyaç duyulan projeler yaratılabiliyormuş.

Kadın ustalar yetişmesine katkı sağlayan Filli Boya gibi markaların çoğalmasını diliyorum…

 

Toplumun içinde kendi görevin

Etki, fayda, disiplin, sorun, sorumluluk, sosyal, çocuk, dönüşüm, sonuç, duyarsızlık, yarar, insan, kurumsallık, süreklilik, değer, paydaş, gönüllülük, STK, değişim, neden, proje, duyarlılık, sivil, itibar, çevre, sürdürülebilirlik, dünya, bireysellik, global, değişim, canlılar, KSS… Tüm bu ve benzeri kelimeleri birçok kez işitiyor, birçoğunu belleğimizde saklıyor ve yeri geldiğinde de açığa çıkarıp kullanıyoruz. Bu kelimeler dünyamıza yeni girmedi ama gün geçtikçe önemi artıyor. Peki tüm bu kelimeler bir araya gelince kime, neye “NeFayda” sağlıyor? Elbette topluma, çevreye ve canlıya…

İçinde bulunduğumuz toplum ve değer yargıları, yaşadığımız ülkeye hatta şehre göre değişiyor. Toplumların değerleri ise genelin davranışlarını yansıtıyor. Bizim toplumumuza bakarsak çok çocuklu, konu komşu bir arada geniş aileler, geniş akrabalar içinde büyüdük. İkramı ve ağırlamayı seven bir toplumdan geliyoruz. Yani en azından birçoğumuza öğretilen bu… Hatta tanımadığımız insanlara kapımızı açar, tanımadığımız insanlara maddi ve manevi yardım ederiz. Bir fayda da benden olsun diyerek ömrümüzde hiç görmediğimiz, bazen adını bile bilmediğimiz herhangi bir şehirdeki bir okula ihtiyaçları neyse göndeririz eğitimlerine bir katkı sağlamak istediğimiz için. Kaç kütüphane toplumsal yardımla oluşmuş, kaç çocuk gizli kahramanların desteğiyle okumuş, büyük insan olmuştur. Kaç yetim, kaç muhtaç, kaç engellinin, kaç kadının yüzünde gülücükler açmış, kalbi heyecandan atmıştır. Bir elin nesi iki elin sesi var demiş atalarımız ya… Söz olmuş, sonra da gerçek olmuş…

Şöyle bir geçmişe gidin, hatırlamaz mısınız ilköğretim yılları zamanınızda okullarda bir projeye fayda sağlamak, katkıda bulunmak için yardım ettiğinizi, birçok medyanın ses olduğu bir proje için bağışın harekete dönüştüğü günleri… Evlere gelen bağış zarflarını anımsamaz mısınız? İşte bunlar sadece bizlerin hayata atılırken karşılaştığı minik sorumluluklardı…

Şimdi ise kurumların, özellikle de çalışanların dikkatini çekiyor öz sorumluluk. Artık çalışanlar baskı yapıyor kurum yöneticilerine. Mutlaka bir sosyal sorumluluk projesi içinde yer almak istediklerini beyan ediyorlar. Ne hoş öyle değil mi? Geldiğimiz nokta şaşırtıcı olmasa da bir hayli sevindirici. Bu talepler de sonuç odaklılığa vardırıp birçok sivil toplum kuruluşuna hayat veriyor.

Yedi yaşında oğlum uykuya dalarken “sosyal sorumluluk” nedir diye sordum. Soruma soruyla cevap verip “sosyal ne demek?” dedi. Açıklayınca ise ilk soruma yanıt hemen geldi: “Toplumun içinde kendi görevin.” İşte böyle bireyler yetiştirmek de bizlerin görevi.

Faydanın bol olduğu dokunuşlarınız olsun…

Tüketiciler, pazarı gerçekten değiştirebilirler mi?

Kurumların ve kapitalizmin toplumsal ve çevresel etkileri üzerine eleştirel bilgiler sunan ve kâr amacı gütmeyen bir hareket olan Corporate Watch (https://corporatewatch.org) sitesi kurumsal sosyal sorumluluk olarak adlandırdığımız alanda yanlış giden bir şeyler olduğunu temel alarak KSS karşıtı savları derlemiş. Kurum ve toplum arasındaki potansiyel bir kazan-kazan ilişkisine dayanan KSS çalışmalarının topluma gerçekten faydalı olup olmadığı, asıl kazananın kim olduğu sorgulaması istatistiklerle de desteklenerek aktarılıyor. Bu uzun ve kapsamlı metnin tamamını okumayı okurlarımıza bırakarak, içinden “Tüketiciler pazarı gerçekten değiştirebilir mi?” alt başlığına alınan küçük bir bölümünü çevirerek paylaşmak istiyorum:

Pazarı temel alan çözümlerin çoğu, daha sürdürülebilir pazarlara geçiş yapma gereği üzerinden ilerleyerek “tüketici gücüne” odaklanır. Yerel ekonomileri destekleyen ve çevreye olumsuz etki yapmayan ürünleri satın almayı tercih etmek elbette anlamlıdır ama daha sürdürülebilir ekonomilere geçmek için etik tüketimi kilit engel olarak dayatma konusu bazı problemler de barındırıyor.

İlk olarak, istatistiklerin gösterdiğine göre tüketiciler, ürünlerin sosyal etkisi konusuyla ilgileniyor olsalar bile, gerçekte etik tüketim yapmıyorlar. Co-operative Bank’ın yürüttüğü bir araştırmada Britanyalı tüketicilerin yüzde 89’u sosyal ve çevresel etkilerle ilgilendiklerini söyleseler de sadece yüzde 18’i bu ilgiyi satın alma kararlarına yansıtıyor. MORI anketine göre, katılımcıların yüzde 5’inden azı, satın alma kararlarını öncelikle etik gerekçelerle yapan “küresel muhafızlar” (anketin kullandığı terminoloji) kategorisine giriyor. Ne var ki, tüketiciler ürünleri öncelikle etik gerekçelerle seçse bile temel mesele bu değil: mesele, aşırı tüketmemize paralel olarak, tüketme ve atma kültürü olma potansiyelimiz.

Etik tüketim fikri tüketicilerin tarafsız bilgilere eriştiğini varsayar ama reklama milyonlar harcayan şirketler varken bu bilgilerin son derece taraflı olduğu da ortadadır. Reklamın ana amacı bir ürünü gerçekte olduğundan daha elzem, daha önemli, daha heyecan verici veya bizim konumuza uyarlarsak, daha etikmiş gibi göstermektir. Tüketicilerin ancak birkaç tanesi şirketin etik iddialarını ciddi bir şekilde inceleyip araştırdığı için, şirketler (bağımsız kaynaklar tarafından çürütülse de) yanlış yönlendirici mesajlar yaysalar bile başlarına bir şey gelmez. Bu nedenle tüketicilere güçlü demek doğru olmaz.

Kurumlar ve devletler sürekli tüketici gücüne atıfta bulunuyor olsalar da, tüketiciler gerçekte çok az bilgilendirilir ve konunun uzağında tutulur; dahası, içinde yer aldıkları sistemde karşılıklı menfaat ilişkileri vardır. Yani şirketler hakkında ince eleyip sık dokumayı hedefleyen bir inceleme, nispeten yüzeysel meselelerle sınırlanmak zorunda kalır. Bazı açılardan KSS ile suç ortaklığı yaparlar; çünkü onlar da buna inanmak isterler.

Noam Chomsky şirketlerin reklamcılığı tüketicinin arzularını ve yaşam tarzlarını belli kalıplara sokmak için kullandığına ve bundan tüketicinin zarar gördüğüne dikkat çeker. “İdeal olan, çözülüp birbirinden tamamen ayrılmış… değer duygusu “Acaba kaç tane yaratılmış eksiklik doyurabilirim?” [sorusundan ibaret] bireyler olmasıdır” (Chomsky, Rızanın İmalatı/Kitle Medyasının Ekonomi Politiği). O halde tüketicinin haklarının elinden alınması kurumsal reklamcılık stratejilerinin kilit kısmını oluşturur. KSS ile şirketler etik tüketicilere seslenirler ama bunu etik tüketim prensiplerini çiğneyerek yaparlar.

Tüketicinin başlıca kaygısı ürünün maliyeti ve ‘elverişli’ olmasıdır. Bu yüzden tüketiciler toplumsal meselelerde, bir şirketin ne yapmasına izin verilip, ne yapmasına izin verilmemesi gerektiği konusunda demokratik kararlar alması istenen imtiyazlı bir yurttaşla aynı şekilde hareket etmez.

Etik tüketim genelde demokratik bir şey gibi anlatılır. Şirketler doğrudan doğruya halkın kaygılarını dikkate alıp harekete geçerler. Halk bir konuda kaygı duyuyorsa, o kaygıyı yaratan ürünü satın almaz. Ama acaba bu argüman ne kadar geçerli? Tüketicilerin bir ürüne “paralarıyla oy veriyor” (onaylıyor) olması aslında anti-demokratiktir. Bu sav, karar verme eyleminin, satın alma gücünü temel aldığı anlamına gelir. Buna göre, bireyin güce erişimini belirleyen şey, cüzdanının kabarıklığıdır. Peki, tüketici ekonomisine katılamayacak kadar yoksul olanlar ne olacak? Kurumsal uygulamalarla ilgili bir şeyin kabul edilebilir olup olmadığına karar verme gücü, sadece zengin tüketicilerin eline bırakılmamalı, işçileri, üreticileri ve toplulukları yani o uygulamanın bir bütün olarak etkilediği herkesi içine almalıdır.

Etik tüketime odaklanmak, şirketlerin paçayı kurtarmalarını sağlıyor. Şirketlerin hedef saptırıp eylemsizliğin sorumluluğunu tüketicilere yıkması, sonunda tüketici tarafında apatiye dönüşüyor. Oysa şirketler gerçek sorumluluk dilini kullansalar, tüketici ister talep etsin ister etmesin, iki ortak olarak sorumluluğu paylaşmak zorunda kalacaklar.

Kurumlar tarafında, radikal sosyal değişimler için daha fazlasının gerektiği açık, değil mi?

 

Kaynak: https://corporatewatch.org/content/whats-wrong-corporate-social-responsibility-arguments-against-csr