Önce bir uçmak lazım, gökyüzüne bakıp düş kurmak lazım

Türkiye’nin kadın sosyal girişimcisi Nardane Kuşçu’yla (Nar Anne) yakın zaman önce sipariş ettiğimiz organik fidelerimizi almak üzere gittiğimiz Kocaeli Kandıra’daki Narköy’de tanışma fırsatım oldu. İstanbul-Kocaeli yolu boyunca Nar Anne ve Nar Köyü ile ilgili medyada yer alan haberleri inceledim ki, henüz köye varmadan birçok bilgiye sahip oldum ve Nar Anne’den çok etkilendim. Çok güzel bir gün bizleri bekliyordu hissediyordum. Arabadan adımımı ilk attığım andan itibaren doğanın duru kokusu, beraberinde huzur ve sade kuş sesleri karşıladı bizi. Nar Anne haber salmış olmalı ki doğrudan onun yanına yönlendirildik. Çiftlikte kendi yetiştirdikleri organik ürünlerle hazırlanan özel bir kahvaltıya bizi de buyur etti. Yol sarhoşluğumuz kahvaltıda yer alan, daha önce tat deneyimi yaşamadığım yiyeceklerle dağıldı ve yerini eşsiz tatlara bıraktı. Sonradan öğrendim ki konuklara sunulan ürünlerin yüzde 80’i kendi üretimleri. Narköy’de yediğiniz ve içtiğiniz her ürünün nerede ve ne şekilde üretildiğini görmek, deneyimlemek ve dilerseniz öğrenmek mümkün.

Nar Anne – Nardane Kuşçu’nun müthiş bir bilgi birikimi var. İçinde beslediği bilgiyi paylaşmaya o kadar hazır ki, çiftliği kendisiyle bizzat sohbet ederek gezme fırsatı buldum ve kendisinin bitki, tohum, sürdürülebilirlik, doğa, ekosistem, hayvanlar ve birçok konuda derin ve değerli bilgi birikimini keşfettim. Kuş sesleriyle doğada büyük bir arazide yer alan çiftlikte bir tam gün vakit geçirebilirseniz ne demek istediğimi anlayabilirsiniz.

Yeşil Yıldız Belgeli Narköy’ünde birçok konuda ilkleri görebilirsiniz

Adana Ceyhan’da bir çiftlikte doğan ve babaannesinin yönettiği bu çiftlikte büyüyen Nardane Kuşçu, yıllar içinde çalışma hayatının içinde olsa da toprakla bağını hiç kaybetmemiş. İlkokul öğretmenliğinden emekli olduktan sonra organik tarım çiftliği kurma düşünü ailesiyle paylaştıktan sonra, büyük bir sabır ve emekle düşlerine kavuşan Kuşçu, 2007 yılında tarım çiftliği ve yaşam merkezi Narköy’ü kurmuş.

“Düşü olmayanın işi olmaz” derken düşlerin peşinden gitmenin önemini vurgulayan Türkiye’nin kadın sosyal girişimcisi Nardane Kuşçu ekliyor: “Kadınlar iş hayatında imkân verildiğinde erkeklerden daha da başarılı olabilir”.

Narköy, eğitim odaklı bir merkez olarak çağdaş bir çiftlik ve otel mantığıyla hizmet veriyor. 14 oda, aile ve grup konaklama üniteleri, organik çiftlik yemeklerinin pişirildiği restoran, derslikler, organik tarım çiftliği, muhteşem bir orman ve doğanın sürprizlerini sunan Narköy’de, çeşitli eğitim, aktivite ve atölye çalışmalarına katılmak, sevdiklerinizle doğanın içinde bir tatil geçirmek ya da arkadaşlarınızla vakit geçirmek mümkün. Atıkları permakültür ilkeleriyle çiftlik sınırları içinde yeniden değerlendirilen Narköy’de odalarda, ortak ve dış alanlarda kullanılan birçok eşya da geri dönüşümden oluşmuş. Tesis betondan temeller üzerine kurulmuyor, yerden yüksek bir şekilde yeryüzüne hiç zarar vermeyecek hatta kaldırılsa bile altı ay sonra doğanın yeniden eski halini almasını sağlayacak şekilde inşa edilmiş.

 

Narköy, yüzlerce çeşit tohumuyla dünyanın en önemli tohum bankalarından biri

Nardene Kuşçu, çocukluğundan beri tohum biriktirmiş. Dönüşümü sağlayan bu tohumlar yıllar içinde mutlulukla çoğalmış ve Narköy’deki tohum bankasında korunuyor. Bir kısmı toprakla buluşuyor ve vakti gelince dönüşüm yolculuğu için yeniden tohumları toplanıyor. Bu döngü böyle sürüyor.

1.200’ün üzerinde çeşit tohum 14 derecede, yüzde 50 nemi olan bir odada tutuluyor. Çiftlikte ayrıca atlar, büyükbaş ve küçükbaş hayvanlar, arılar, eşek ve sayısız bitki çeşidi var. Çiftlikte sertifikalı organik fide yetişiyor. Ayrıca organik çiftlik kurmak isteyen kişi ve kurumlara da danışmanlık hizmeti veriyorlar.

Kocaeli Kandıra’da kurulan, Türkiye’nin ilk eğitim odaklı sürdürülebilir turizm merkezi ve organik tarım çiftliği Narköy’ün kapısı, doğayla iç içe vakit geçirmek ve ona katkıda bulunmak isteyen herkese açık. İster eğitime katılmak, ister çiftlik hayatını deneyimlemek, isterseniz de doğanın kalbinde zaman geçirmek için yolunuzu Narköy’e düşürebilirsiniz.

“Aydınlık toplumlar ancak ve ancak eğitimle yaratılabilir”

Kurulduğu 1928 yılından bu yana Atatürk ilkelerine sahip çıkan, aklın ve bilimin yolundan ayrılmayan, Türkiye’yi daha ileriye götürecek bireyler yetiştirmeyi amaçlayan Türk Eğitim Derneği, uzun yıllardır son derece faydalı çalışmalara imza atıyor. 2003 yılında başarılı ancak ekonomik yetersizlikler yaşayan öğrencilerin nitelikli eğitim görmesi için burs çalışmaları başlatan TED, 2009’a gelindiğindeyse yeni bir hedef belirleyerek “10.000 Genç Meşale Daha Aydınlık Türkiye” kampanyasını hayata geçirdi. Bugüne kadar 50 bine yakın öğrenciye burs verilmesini sağlayan TED, ilk günkü inancı ve heyecanıyla başarılı öğrencilerin yoluna ışık tutmayı sürdürüyor. Gelin, TED’in hikâyesini bir TED mezununun gözünden, “Aydınlık toplumlar ancak ve ancak eğitimle yaratılabilir” diyen TED Tam Eğitim Burslu Mezunlar Topluluğu (TEBMET) Başkanı Cumhur Karabacakoğlu’ndan dinleyelim.

Sizce bağışçılar neden TED’e destek olmalı?

Büyük Önder Atatürk tarafından kurulan Türk Eğitim Derneği, başlattığı “10.000 Genç Meşale Daha Aydınlık Türkiye” kampanyasıyla tam eğitim bursu veriyor; tam eğitim bursu kapsamında okuyan öğrenciler TED misyonu doğrultusunda vatansever, yüksek nitelikli, çözüm odaklı ve lider bireyler olarak yetiştiriliyorlar.

Türk Eğitim Derneği’nin sağladığı tam eğitim bursunun amacı öğrencilere maddi destek sağlamak değil, onların tüm eğitim giderlerinin karşılanması. 2017-2018 eğitim-öğretim yılı için bir öğrencinin ortalama maliyeti 13 bin 500 TL. Bu tutarın 4 bin 500 TL’si bağışçıdan alınıyor, geri kalan kısmı ise dernek tarafından karşılanıyor. TED tam eğitim bursu, ortaokul ve lise düzeyinden itibaren üniversite eğitiminin sonuna kadar devam ediyor. Öğrencilerin sadece okul ücretleri değil cep harçlığı, servis, yemek, kitap-kırtasiye, kıyafet, yatılı ise pansiyon giderleri olmak üzere tüm eğitim masrafları karşılanıyor. Başarısıyla gelecek vadeden öğrencilerin daha aydınlık yarınlar yaratmasına destek olmak isteyen herkes, TED’e gönül rahatlığıyla bağış yapabilir.

Burs verenlerden alınan yıllık bedel 4 bin 500 TL ancak daha az bağış yapmak da mümkün mü? Yani o kadar bütçe ayıramayan kişiler ne yapabilir?

4 bin 500 TL, bir öğrencinin tüm eğitim masraflarını karşılamak istediğinizde ödediğiniz tutar. Bu tutarı bağışlayarak bir öğrencinin tüm eğitim masraflarını üstlenebileceğiniz gibi bu miktardan daha az bağış yaparak da tam eğitim bursuna destek olabilirsiniz.

TED Tam Eğitim Burslu Mezunlar Topluluğu’nun (TEBMET) başkanlığını yürütüyorsunuz. Bu toplulukta ne gibi faaliyetler yapıyorsunuz?

TED tam eğitim bursuyla ön lisans/lisans eğitimlerini tamamlayan mezunlar tarafından oluşturduğumuz bir topluluğumuzla üyelerimizin yani tam eğitim burslu mezunlarımızın evrensel değerler doğrultusunda akademik, sosyal, kültürel ve kişisel gelişimlerine yardımcı oluyoruz. Ayrıca mezunlarımızın kurumsal aidiyetlerini ve bağlarını güçlendirmenin, kariyer planlamalarında ve gelişimlerinde destek olmanın ve onları TED tam eğitim bursu fonuna katkıda bulunmaya teşvik etmenin yanı sıra araştırmacı, yaratıcı, sorgulayıcı, üreten ve çalışkan bireyler olmaları için fırsatlar yaratmayı da amaçlıyoruz.

Bir TED mezunu olarak eğitime destek vermenin sizce en önemli katkısı nedir?

Biz, aydınlık toplumların ancak ve ancak eğitimle yaratılabileceğine inanıyoruz. Türk Eğitim Derneği Türkiye’de eğitimde fırsat eşitliğine katkı sağlamak ve ülkenin yetenekli çocuklarını topluma kazandırmak amacıyla en fazla sayıda öğrenciye, üniversite eğitimlerinin sonuna kadar burs veriyor. Türkiye olarak halen OECD okullar arası eşitsizlik cetvelinde ortalamanın çok aşağısındayız. Sıralamaya bağlı sınav sistemi nedeniyle büyük sorunlar yaşıyoruz, insan yetiştirme yerine sınav kazanmayı hedefleyen bir sistemin içindeyiz. Gerek ortaöğretime gerek yükseköğretime geçiş sistemleri ülkemizde sıklıkla değiştirilse de hala bir çözüme ulaşılamadı. Her sene yüz binlerce çocuğumuz sistem kurbanı oluyor.

TED tam eğitim bursunun temel misyonlarından biri, maddi imkânları yeterli olmayan başarılı çocuklara ülke genelinde burslar vermek ve onlara eğitimlerine devam etme olanağı tanımak. Bu misyon dâhilinde TED’in kuruluşundan itibaren şimdiye kadar 50 bine yakın öğrenciye burs verildi. Çocuklarımızın sistem kurbanı olmamaları, kendilerini son derece nitelikli bir biçimde yetiştirebilmeleri ve böylece geleceğin Türkiye’sini aydınlatabilmeleri için eğitime destek verilmesi çok önemli.

Barış Koşusu Ardından Düşündüklerim: Umut vs Kin

“Düşlerinde Özgür Dünya” olan Ali İsmail, bu düşlerini gerçekleştirmek için birçok faaliyet yapmıştı ve toplum için yenilerini yapmayı planlıyordu.

Hatta bu kapsamda yaptığı ve yapmayı planladığı etkinlikleri raporluyor ve günlüğüne yazıyordu. Günlüğünde Ali İsmail, bu yaptıklarının sebebini şu şekilde ifade etmişti; “Bu yazıları yazma amacım, sadece kendi kafamda toparlayıp, bu ekibi, gerçekten toplum için çalışan gençleri, bir yerlere vardırmak, ekibi resmiyete dökmek ve tanınmak istememdi.”

Yani Ali İsmail şu an yaşıyor olsaydı da muhtemelen toplum yararına çalışmalar yapıyor ve bu çalışmalarına kurumsal bir kimlik kazandırmayı hedefliyordu. Ailesi bunu görmüş, Ali İsmail’in bu hayallerini bir vasiyet olarak almış ve onun yarım kalan düşlerini hayata geçirmek için Ali İsmail KORKMAZ Vakfı’nı kurmuş.

18 Mart’ta, Ali İsmail Korkmaz Vakfı ve Hatay Büyükşehir Belediyesi tarafından organize edilen, Defne Belediyesi ve Antakya Ticaret ve Sanayi Odası tarafından da desteklenen, bu yıl ilk kez koşulan Hatay Barış Koşusu’ndaydım.

17 Mart’ta yapılan konser, konserde Emel Anne’nin sahnedeki konuşması, 18 Mart’ta koşu öncesi sahneden yapılan seslenişler, Korkmaz Ailesinin ne kadar muhteşem bir şey yaptığını bir kez daha ortaya koydu. Aile Ali’nin ardından her gün kini büyüteceğine Ali’nin düşlerine yoğunlaştı. Bir yandan hukuk sürecini devam ettirirken gençlere destekle gündemde oldu.

Kullanılmayan her eşya artık iyiliğe dönüşüyor

Bugün istersek hepimiz birer “kahraman” olabiliriz. Nasıl mı? Sosyal bir girişim olan Givin’in kurucusu Başak Süer, bunu bizler için oldukça kolay hale getirdi. Pek çoğumuzun evinde kullanmadığı eşyalar vardır. İşte bu eşyalar tozlu raflarda duracağına, Givin uygulamasıyla görücüye çıkıyor ve orada ihtiyacı olan birine satışı gerçekleşirken, geliri de seçeceğiniz bir sivil toplum kuruluşuna gidiyor. Gelin şimdi tüm detayları uygulamayı kuran ve günümüzün #modernkahramanlar’ının ortaya çıkmasına vesile olan Süer’den dinleyelim…

 

Givin nedir? Hangi amaçla yola çıktınız?
Hem ülkemizdeki hem de dünyadaki birçok problemin ana kaynağının eğitim olduğunu düşündüğümüz bir kontekstte, her şeyimizle eğitime destek olabileceğimiz bir platform yaratma amacıyla yola çıktık. İyi amaçlara destek olmak için herkesin verebileceği bir şeyler vardır. Bağışı karşılıksız para vermekle yapılan bir işlem olmaktan çıkarabiliriz dedik. Givin, tüm kişi ve kurumların, her türlü ürün ve hizmeti bağış karşılığında verebilecekleri, yenilikçi, şeffaf bir mobil uygulama, bir sosyal girişim.

Nasıl bir sosyal fayda sağlıyorsunuz?
Sağladığımız sosyal fayda birkaç başlıkta özetlenebilir. İyi amaçlar için çalışan sivil toplum kuruluşlarına daha fazla bağış yapılmasını sağlıyoruz; kaynakları ekonomiye geri kazandırıp en verimli şekilde sosyal faydaya dönüştürüyoruz; kullanılmayan kaynakların başkaları tarafından kullanılmasını sağlayarak tüketimi azaltmaya yardımcı oluyoruz; tüm kişi ve kurumların sahip oldukları kaynakları sosyal faydaya dönüştürebilecekleri, herkes için kapsayıcı bir yöntem sağlıyoruz; yenilikçi, dijital bir platform ile STK’larının farkındalığının artmasına destek oluyoruz; sosyal girişimciliğin farkındalığının artmasına yardımcı oluyoruz.

Kullanılmayan eşyalar nasıl bağışa dönüşüyor? Uygulamayı anlatabilir misiniz?
Givin, bağışı özgürleştiriyor ve evde duran bir çantanın bile eğitime ya da iyi bir amaca destek olabilmesini sağlıyor. Hepimizin evinde bir hevesle alıp sonra bir kenara bıraktığı eşyalar vardır. Givin’i uygulama mağazasından indirdikten sonra, kullanmadığınız eşyanın birkaç fotoğrafını çekip bir cümleyle bilgilerini girebiliyor ve o eşyayı vermek için istediğiniz bir bağış tutarı ve bu tutarın aktarılmasını istediğiniz bir STK projesi seçiyorsunuz. Ürün uygulamada görülüp satın alındığında ise kişiye sadece ürünü karşı ödemeli olarak kargoya teslim etmek kalıyor. Böylece kullanılmayan bir eşya, çok uygun bir fiyata kullanılan bir eşyaya dönüşürken belirlenen destek tutarı da eğitime, çocuklara, gençlere katkı sağlamış oluyor. Destek oldukça da uygulamada puanlar ve puanlar neticesinde de ödüller kazanıyor kullanıcılarımız.

Hangi sivil toplum kuruluşlarıyla çalışıyorsunuz?
Şu anda TOG Vakfı, TEGV, Tohum Otizm Vakfı, TOÇEV, KAÇUV ve çok yakın zamandan beri HAÇİKO ile çalışıyoruz. Şimdiye kadar 30’un üstünde STK’dan talep aldık ancak ve henüz bu talebe yetişemiyoruz.

Kaç üyeniz var?
18 binin üstünde kayıtlı kullanıcımız, 30 binin üstünde kişiye de ulaşımımız var. Her geçen gün de büyüyoruz.

Bugüne kadar ne kadarlık bir bağış gerçekleşti? Rakam verebiliyor musunuz?
Ortaya çıkardığımız potansiyel bağış, yani geliri bağışlanmak üzere, Givin’de listelenen ürün ve hizmetlerin toplam tutarı 300 bin TL’nin üstünde. Bu rakamın da yaklaşık 80 bin TL’si bağışa dönüştü.

Şeffaflık konusunda kafadaki soruları nasıl gideriyorsunuz?
Şeffaflık Givin’in temel değerlerinden biri. Bu yüzden aktivite ve finansal raporlarını yayınlayan, Bağışçılık Hakları Beyannamesini kabul etmiş kurumlarla çalışıyoruz ve kullanıcılarımız bağışının bu kurumun hangi projesinde kullanılacağını, bu projenin bütçe detaylarını uygulama üstünden görebiliyor. Yakın zamanda, gerçekleşen projelerle ilgili görsel dokümantasyonu da uygulama üstünden paylaşmayı hedefliyoruz.

Markalarla iş birlikleriniz oluyor mu? Kimlerle çalışıyorsunuz?
Evet, duyarlı markaları da Givin’e dahil etmeye başladık. #modernkahramanlar ile birlikte iyi amaçlara destek olmak isteyen duyarlı markaların ürünlerini, hizmetlerini yeni kullanıcılarda buluştururken, tanıtım ve promosyonla sosyal faydayı birleştiren bir platformuz. Şu an uygulamada aktif olarak ürün ve hizmet bağışı yapan markalardan bazıları; Otacı, Bardabas, Mr.Cupo, Epizot Görsel Sanatlar, Kolektif House, Aristo Yayınevi, Ceres Yayınevi, Quick Sigorta. Getir yakın zamanda ödül destekçimiz oldu. BKM Express ise ilk sponsorumuz.

Önümüzdeki dönemde gerçekleştirmeyi planladığınız projeleriniz var mı?
Daha fazla duyarlı markanın ürün ve hizmetlerini Givin aracılığıyla desteğe dönüştürmeyi hedefliyoruz. Kurum çalışanlarının oluşturduğu fayda ekiplerini Givin’de daha fazla görmek için sivil toplum kuruluşlarıyla birlikte çalışıyoruz. Platform için de sosyal fayda alanında sistem inşa etmeyi desteklemek isteyebilecek bir ana platform sponsoruyla işbirliğine gitmeyi planlıyoruz.

Kurumlar KSS çalışmalarında Y kuşağının sesine kulak vermeli

Bütün nitelikli kurumsal şirketlerin hedefinde, bulunduğu bölge veya genel bir dünya sorununa yönelerek, doğru sosyal sorumluluk projeleri yaratmak var. Böylece kurumların toplum nezdinde onaylanıyor ve takdir ediliyor olmaları hem sürdürülebilir kurumsal kimlik ve imajları açısından büyük avantaj sağlıyor hem de kurum içi çalışanların, dünyaya ve çevreye duyarlı bir kurum bünyesinde yer alma hissiyatından kaynaklanan aidiyet hissinde gözle görülür bir yükseliş yaşanıyor. Bu da doğal olarak daha verimli çalışanlar ve kurumun ihtiyaç duyduğu her alanda daha güzel çıktılar elde edilmesini olanaklı kılıyor.

Bu anlamda kurum içi çalışan profiline odaklandığımızda, tüm dünyada yaş aralığı itibariyle 1982-2000 yılları arasında doğan “Y kuşağı”nın ağırlığının hissedildiğini görüyoruz. Dünyanın en büyük profesyonel hizmet şirketlerinden Deloitte’nin Y Kuşağı Araştırması 2017* yılı sonuçlarına göre Y Kuşağı çalışanlarının toplam çalışanlar içindeki oranı globalde yüzde 45 iken, Türkiye’de yüzde 59’a ulaşıyor. Bu veri, Türkiye’deki kurumsal şirketlerin kararlarını alırken, Y kuşağının talep ve ihtiyaçlarını göz önüne almasının ne kadar önemli olduğunun da bir göstergesi olarak öne çıkıyor.

Peki, Y kuşağı KSS çalışmalarında neden dikkate alınmalı?

Özgürlüğüne düşkün, girişimci, yönetilmesi zor ve teknolojiye yatkın olma gibi özellikleriyle dikkat çeken Y kuşağının, kurumsal hayatta da kendisinden bir önceki kuşağa göre kurumsal sadakat oranının düşük olduğu yönünde tespitler yapılıyor. İşte tam da bu noktada, onların iş hayatında ne gibi beklentileri olduğu yönünde yapılan araştırmaların da önemi ortaya çıkıyor. Nitekim bu konuda uzun yıllardır çok sayıda araştırma da yapılıyor. Bu araştırmaların en güncellerinden biri olan Dunham+Company’nin Y kuşağı araştırmasına göre, bu kuşağın ortalama bir üyesi gönüllülük ve sosyal sorumluluk işlerine yılda yaklaşık olarak 600 dolar* harcıyor.

Y kuşağı, dünyaya katkı sağlayan kurumlarda çalışmak istiyor

Geçtiğimiz ay dünyanın önde gelen dergilerinden biri olan Forbes’te emlak yönetimi şirketi MEBO International’ın CEO’su Kevin Xu’nun bir makalesi yayınlandı*. XU’ya göre, kurumlar KSS kararlarını aldıktan sonra çalışanlarına açıklamak yerine, projenin ilk oluşma aşamasından itibaren onları sürece dâhil etmeliler. Onları, özellikle de sahada olanları, toplantılara ve etkinliklere davet ederek, KSS girişimlerinin dilini ve arkasında yatan fikri kavramalarını sağlamaları oldukça önemli. XU sözlerine şöyle devam ediyor: “Kurumun hizmet çabalarına katılan çalışanların yüzde 80’i işverenlerinin KSS hedeflerine sahipken, gönüllü olmayanların sadece yüzde 44’ü aynı anlayışı sürdürüyor. Özellikle Y kuşağı, dünyayı olumlu yönde dönüştürmek isteyen kurumlarda çalışmak istiyor. Dolayısıyla çalışanları gönüllü bir girişime dâhil etmek de şirketin uygulamaya koyduğu politikalar hakkında farkındalık yaratmanın iyi bir yolu olarak öne çıkıyor.”

Berkeley Üniversitesi’nin internet sitesinde yayınlanan Kelsey Chong imzalı makalede de önceki kuşaktan farklı olarak Y kuşağının dijital çağda doğmuş olmasının, kitle iletişim araçlarına da doğal olarak aşina olması sonucunu doğurduğu vurgulanıyor. Chong, “Bu nedenle onlar; markaların eğlenceli reklamlarının büyüsüne kapılıp gitmekten ziyade, ışıltılı renkler ve çekici sloganların ardında yatan gerçekleri ve doğruluğu sorgulamaya meyilliler” diyor.

Y kuşağı nitelikli kurumsal sosyal sorumluluk projelerine önem veriyor

ADP Araştırma Enstitüsü’nün çalışan katılımıyla ilgili yapılan araştırmada, Y kuşağının yüzde 61’inin, sosyal sorumluluk taşıdığı takdirde çalıştığı kurumda kalma olasılığının daha yüksek olduğu ortaya konuyor. Bu kuşağın yüzde 55’i ise, sadece para kazanmaktan çok, böyle duyarlı bir kurumda çalışmanın daha önemli olduğunu düşünüyor. Yine aynı araştırmaya göre, genç çalışanlar yalnızca iş unvanı veya yüksek gelirden ziyade anlamlı bir amacın peşinden gitmeyi önemsiyor. Bu veriler, günümüzde sosyal sorumluluğun kurumlar açısından ne kadar elzem olduğu ve doğru strateji belirlemenin önemi hakkında net bir bakış açısı sunuyor.

Kurumlar çalışanlarını KSS anlamında teşvik etmeli

Forbes’te yayınlanan makalesinde* Wes Gay; Y kuşağının zaman, para ve etkileşim anlamında daha cömert olmaya yatkın olduklarını vurguluyor. Gay’e göre, Y kuşağı üyeleri kendileri için önemli olan sosyal konular veya sorunlarla ilgili farkındalık yaratmak ve bağış oranını artırmak anlamında sosyal medyayı da çok etkili bir biçimde kullanıyor. Dolayısıyla bu etkiler çalışma hayatını da değiştiriyor. Gay; “Dünyadaki en iyi şirketlerin pek çoğu, Y kuşağının dünyaya güzellik ve iyilik getirmeye yönelik tutkusunu yönlendirebilmek üzerine tasarlanan dinamik sosyal sorumluluk programları yaratıyor” diyor. Bu noktada dünya çapında kurumsal pek çok şirket de artık çalışanlarını, ücretlerini ödeyerek gönüllülük programlarına katılmaları için teşvik ediyor.

Y kuşağının sosyal sorumluluk duyarlılığını öne alan şirketler kazanacak

Tüm bu veriler ışığında, Türkiye’deki kurumsal şirketlerin ivedilikle atması gereken adımlarla ilgili yol haritası çizilmiş oluyor aslında… Her gün çalıştığı kuruma katma değer sağlayan, yaratıcılığı, emeği ve vizyonuyla ciddi anlamda kulak verilmesi gereken Y kuşağı, kurumlar tarafından doğru strateji uygulandığında sürdürülebilirlik çalışmalarına ve kurumsal kimlik algısına da olumlu anlamda ciddi katkılar sunabilir.

 

 

 

*Deloitte’nin “Y kuşağı Araştırması 2017” sonuçlarına buradan ulaşabilirsiniz.

*Dunham+Company’nin araştırma sonuçları için burayı tıklayabilirsiniz.

*Kevin Xu makalesinin tamamına buradan ulaşabilirsiniz.

*Kelsey Chong makalesinin tamamına buradan ulaşabilirsiniz.

*Wes Gay makalesinin tamamına buradan ulaşabilirsiniz.

“Eski telefonun bir dileğe dönüşsün”

Bundan üç yıl kadar önce, bir gece bilgisayar başındayken ansızın kurdu Bir Dileğim Var grubunu oyuncu Alper Türedi. Kızını 2002 yılında lösemi hastalığından kaybeden Türedi, bu grupla lösemi ve kanser hastası çocukların dileklerini gerçekleştirmeyi hayal etti. Bugüne kadar 20 farklı ilde, 25 hastanede, 676 çocuk “Bir dileğim var” dedi, o dilekler bir bir gerçek oldu. Bir Facebook grubundan derneğe dönüşen bu oluşum, şimdilerde yepyeni bir projenin hayata geçirilmesi için kolları sıvadı. #birdileğedönüşsün projesiyle hem hasta miniklerin anne-babaları için tam teşekküllü bir konukevi açılacak hem de geri dönüşüm yoluyla çevrenin korunmasına katkı sağlanacak. “Eski cep telefonunuz bir dileğe dönüşsün” diyor Alper Türedi. Gelin, şimdilerde 500 bine ulaşan gönüllüsüyle yola devam eden derneğin kuruluş hikâyesini ve geri dönüşüm projesinin ayrıntılarını kendisinden dinleyelim.

Çocukların hayallerini gerçekleştirme fikri nasıl ortaya çıktı?
Bir gece ansızın gelişti aslında. Ben kızımı 2002 yılında lösemi hastalığından kaybettim. Çok uzun yıllar hayata küstüm diyebiliriz. Onu kaybettikten çok yıllar sonra bir gece Facebook üzerinden hasta çocuklarımızın dileklerini yerine getirmek amaçlı bir sayfa açmayı düşündüm. Çok garip gelecek belki size ama sanki bir el bana dokundu ve “Bunu yapmalısın” dedi. Böylelikle 27 Mayıs 2014 gecesi saat 02.30’da grubu kurdum. Eşime “Bir grup kurdum, bu çocuklar için bir şey yapmak gerek” dedim. Yani tamamen plansız programsız başladı. Ertesi gün kızımın öldüğü hastaneye gidip kendimi tanıttım. Orada 10-12 kadar çocukla tanıştım. Her biriyle tek tek konuşup dileklerini öğrendim, sayfamda bu dileklerin listesini yaparak paylaştım. O zaman grupta yalnızca 150-200 kadar kişi vardı. Çocukların dileklerini kendilerine ulaştırdığımda çektiğim videolar gruptaki üye sayısının kısa zamanda artmasını sağladı. İnsanlar, bağışlarının gittiği yeri görmeye hasretmiş. O videolarla hediyelerinin ulaştığını gördüler, bu onlara samimi geldi. Erzurum’da da Diyarbakır’da da ben vardım, her yere gittim, dilekleri kendim teslim ettim. Böylece bu amacı sahiplendiğimi de gördüler. Az çok oyunculuğumdan dolayı tanınıyor olmamın da yarattığı güvenle gruba destekler arttı. Zaman içinde grubumuz derneğe dönüştü. Bugüne kadar 20 farklı şehirde, 25 hastanede, 676 çocuğumuzun dileği gerçekleşti.

Çocukların ne gibi dilekleri oluyor genellikle?
Genellikle elektronik çağında olduğumuz için teknolojik dilekleri oluyor. Laptop, tablet, cep telefonu gibi istekler öne çıkıyor. Bunların haricinde oyuncak veya çocuk odası gibi dileklerle de karşılaşıyoruz. Bazen de tanışmak istedikleri sanatçılar oluyor.

Dileklerini sorduğunuz çocuklarla ilgili hiç unutamadığınız bir anınız var mı?
Bir hastane ziyaretimde yine bir çocuğumuza dile benden ne dilersen dedim. “İstediğim her şeyi dileyebilir miyim?” diye sordu. Evet dediğimde, “İyileşmeyi diliyorum” dedi bana. Çok zor bir andı benim için. Beni çok korkuttun yahu, zor bir şey isteyeceksin zannettim. Zaten iyileşeceksin, onun için buradasın. Bir tane dilek hakkın var, bu kadar kolay bir şey için kullanma bence dedim. Playstation istedi, getirdim. Maalesef yedi ay sonra kaybettik ama dileğini yerine getirdiğimdeki mutluluğunu size kelimelerle tarif edemem. Gaziantep’te yaşayan 16 yaşındaki bir kız çocuğumuz, “Benim en büyük dileğim Emre Çolak’la tanışmak” dedi. Emre de o zaman Galatasaray’daydı. Nasıl ulaşabilirim diye düşündüm. Bir umut, gruba yazdım; Arkadaşlar Emre Çolak lazım, acil         diye. 100’lerce insan sosyal medyada ne kadar Emre Çolak hesabı varsa ulaşmışlar, deyimi yerindeyse taciz etmişler. Emre ile konuştuğumuzda, bir örgüt peşime düştü sandım demişti. Yani bugüne kadar gerçekleştiremediğimiz bir dilek olmadı. Bu da gönüllülerimizin ortak çabalarıyla oluşan bir sonuç.

Önce lösemili çocuklarla başladınız, sonrasında bütün zor durumda olan çocuklara doğru evrildi projeniz. Nasıl oldu bu?
Çünkü bir hastaneye gidip orada birkaç çocukla görüştüğünüzde, diğer hasta çocuklar da fark ediyor sizi. Bizim dileklerimizi sormayacak mısınız diyorlar. Nasıl sırtınızı dönebilirsiniz? Veya durumu çok kötü olan bir ailenin hasretle dileklerinin gerçekleşmesini bekleyen çocukları… Bir süre sonra benim açımdan süreç doğal olarak bu yönde gelişti. Ayrıca grubumuzda kişiler çoğaldıkça, yayınladığım dilek listesine giremeyen gönüllülerimizin de sayısı çoğaldı. Bize ne zaman sıra gelecek diye soran, bekleyen bir sürü gönüldaşımız oldu. Onlar da böylece daha çok çocuğa ulaşıyor, karşılıklı bir mutluluk hissi bu yaşadığımız.

Dileklerini gerçekleştirdiğiniz çocukların tedavileriyle ilgili güzel haberlerini de alıyor musunuz? İletişiminiz devam ediyor mu?
Ailelerle iletişimimiz sürüyor. Mesela bir annemizden bir çocuğun bir fotoğrafı geldi. Çocuğu tanıyamadım, o kadar iyi görünüyordu ki. İki yıl önce dileğini gerçekleştirdiğimiz meleklerimizdenmiş. Saçları uzamış, ışıl ışıl, sağlıklı. Nasıl hoşumuza gitti, size anlatamam.

Şimdi yeni bir projeniz var. Geri dönüşüm projesiyle hasta miniklerimiz ve aileleri için konukevi açmak. #birdileğedönüşsün nasıl bir proje?
Dernek gönüllülerinin cep telefonu, laptop, tablet gibi çalışmayan veya kullanmadıkları elektronik eşyalarını derneğimize bağışlamasını amaçlıyoruz. Bu kullanılmayan, bozuk elektronik eşyalar derneğimize destek veren geri dönüşüm şirketine verilecek. Gönüllülerimiz dilerlerse bu aletleri direkt olarak kendilerine en yakın kargo şirketine giderek, isim-telefon ve e-posta adreslerinin yazılı olduğu bir zarfın içinde “Bir Dileğim Var Derneği/Exitcom Recycling Tesisleri Çepni Mahallesi, Suadiye Bağdat Caddesi No:40 41170 Kartepe/Kocaeli” adresine ulaştırabilirler. Evlerde kullanılmayan ortalama 8 milyon kadar cep telefonu olduğu tahmin ediliyor. Bize bu rakamın yalnızca 16’da biri gerekiyor, yani 500 bin telefonla konukevini yapabiliyoruz. Kampanya için gönderilecek telefon veya tabletlerin bozuk, çok eski model veya kırık dökük olması hiç fark etmiyor. Bu aletler geri dönüşüme girdiğinde içlerinden bakır, paladyum, altın ve gümüş ayıklanıyor. Bu maddeler toplanıyor ve satılıyor. Böylelikle çevreye de duyarlı bir iş ortaya çıkmış olacak. Geri dönüşümü yapan şirket, bu işten hiçbir kar elde etmeyecek. Satıştan sağlanan tüm gelir derneğimize aktarılacak. TÜBİTAK tarafından denetim altında olan güvenilir bir firma. Mimar bir dostumuz da hiç ücret almadan konukevi projemizi hazırladı.

Peki, neden konukevi?
Kanser hastası çocukların refakatçileri hep anneler. Babalar akşama kadar trombosit için koşturuyor, evrak kaşeletme, imzalatma gibi işlerle meşgul oluyor. Akşam ise evine gitmek zorunda kalıyor. Ama evleri İstanbul’da olmayan, İstanbul’a sevk almış çocukların babaları hastanenin banklarında ve kafelerinde yatıyor. Ben kızımın hastalığı esnasında böyle babalardan bazılarını evimize davet ediyordum, onları misafir ediyordum. O da başka bir çocuğun babası. Aynı kaderi paylaşıyoruz. Sırtı yumuşak bir yatak görecek ki ertesi gün aynı işlere koşturabilsin. Birinci sebep bu. İkinci sebep de başka bir şehirden sevk alıp gelen ailenin hemen boş yatak bulması mümkün olmuyor. Hastanelerde genelde ilk yatak boşalınca çocuğunuzu alacağız deniyor. Ailelerin yatak boşalıncaya dek beklemesi gereken, zorluklar yaşadıkları zamanlar oluyor. O nedenle kapısında kızımın isminin yazdığını hayal ettiğim konukevini inşa edilmiş ve çalışır halde görmeden bu işin peşini bırakmayacağım. Konukevimiz tamamlandığında istiyorum ki bize destek veren her bir dostumuz ben de bu projeye bir cep telefonu yollamıştım, binanın ortaya çıkmasında benim de katkım var desin, kendini iyi hissetsin, imece usulü olsun. Binamızı hep beraber hizmete açalım. Tırnaklarımızla derneğimizi bu hale getirdik, bu büyük projeyi de yine el birliğiyle yapalım. Bunu gerçekleştirmek için hedef süremiz de bir yıl.

Yakınlarda başka bir projeniz olacak mı?
Bir ay sonra yeni bir projeye başlayacağız. Bunu henüz hiçbir yerde duyurmadık. 10 popüler sanatçı tarzlarının dışında birer şarkı söyleyecek. Projeye tamam diyenler arasında Zara, Kibariye, Ata Demirer, Volkan Konak gibi isimler var. Tarzlarının dışında olup, bugüne kadar okuyamadıkları ancak hep okumak istedikleri parçaları seslendirecekler. Popçu türkü, türkücü rock okuyacak. Bu albüm de raflarda yerini alacak. Albümden kazanılan parayla da yoksul ailelerin çocuklarının bir yıllık bütün kırtasiye ihtiyaçları karşılanacak. Yoksul çocuklarımız yalnızca Doğu’da değil Türkiye’nin her yerinde var. Onlara ulaşacağız.

Türkiye’nin önde gelen şirketleri de sponsorlarınız arasında. Nasıl katkılar sağlıyorlar? Türk Hava Yolları ana sponsorunuz, bütün uçuşlarımızı karşılıyor. Yurtiçi Kargo kargolarımızı taşıyor. Pronet dernek ofisimizin güvenliğini sağlıyor. LC Waikiki limitsiz giyim eşyası veriyor. Yakıt destekçimiz Ecufast, iletişim destekçimiz ise Ogatel firması. Kar Ambalaj derneğimizin logosunun basıldığı koli ve ambalaj desteği veriyor.

Peki derneğinizin başka herhangi bir konuda katkıya ihtiyacı var mı? nefayda.com ailesi olarak buradan duyurmanıza vesile olalım.
Evet, aslında var. Genelde hastanelere hep eşimle gidiyoruz. Her hastaneye iki kez gitmemiz gerekiyor. Birincisinde dileklerini öğreniyoruz. Bunun için farklı illere uçakla gidebiliyoruz. Ancak ikinci gidişimizde dilekleri de götürdüğümüz için uçakla değil arabayla gitmek durumunda kalıyoruz. Saatlerce araba kullanıp, yorgun argın bir halde aynı gün dönmemiz gerekiyor. Eğer eşim ve ben gittiğimiz yerde bir gece konaklayabilirsek, öteki günün sabahında dinç bir şekilde dönüş yoluna koyulabiliriz.

Temenniden ‘Olmazsa Olmaz’a: KSS bilinci

Bu yılı neredeyse yarıladık sayılır. Pek çok alanda olduğu gibi kurumsal sosyal sorumluluk (KSS) alanında da eğilimler her yıl değişim gösteriyor. Çünkü sosyal sorumluluğun dili, uygulama alanları ve hedef kitleye ulaşma yolları zaman içinde farklılaşıyor. Dünya değişim halinde. Bu değişime uyum sağlayamayan, geleceği göremeyen kurumlarsa maalesef geride kalmaya mahkum. Çünkü artık sosyal sorumluluk, yalnızca bir vitrin işi değil. İçi dolu olmalı. Ayrıca tüketiciler de bu konuda artık çok daha bilinçli. Öncelikle “Yapılan işin devamlılığı var mı?” “Projeler hedeflenen noktaya ulaştırılabildi mi?” gibi soruların yanıtlarını almak isteyen, çok daha meraklı ve katılımcı bir kitle ortaya çıktı ve bu kitle, bütün bu süreçlerle ilgili, özellikle son 10 yıl içinde çok daha dikkatli ve gözlemci hale geldi.

Geçtiğimiz aylarda dünyanın önde gelen iş dergilerinden biri olan Forbes’te Susan McPherson’un kurumsal sosyal sorumluluğun 2017’de nereye doğru evrildiğiyle ilgili bir makalesi yayınlandı. McPherson’a göre, KSS fikrinin hem büyük hem de küçük ölçekli bütün işletmeler açısından “olursa hoş olur” düşüncesinden çıkıp temel stratejik öncelik halini aldığı bir dönemdeyiz. Türkiye’ye dönüp baktığımızda da irili ufaklı neredeyse bütün işletmelerin kurumsal sosyal sorumluluk projelerine ağırlık verdiğini görüyoruz. Elbette eksikler çok. Geliştirilmesi gereken yönler ağırlıkta. Ancak kurumlarda sosyal sorumluluk bilincinin özellikle 2000’li yıllardan sonra kademeli şekilde yükseldiğini, sayısı hızla artan ve sonuçlarıyla ilgili ayrıntılı raporlamaların yapıldığı güçlü ve kaliteli projelerden anlamak mümkün.

Bu yıl hangi kurumsal sosyal sorumluluk eğilimleri öne çıkıyor?
Gelelim bu eksende 2017’nin KSS eğilimlerine. Son zamanlarda pek çok şirket yoksulluk, açlık, cinsiyet eşitliği, insan hakları, iklim değişikliği ve küresel ısınma gibi konularda sınırlarının ötesine geçmeye çalışarak küresel çözüm yollarını tartışmaya başladı. Bu atılımlar dikkat çekici ve elbette bir sonraki adımın ne olabileceği konusunda merakımızı celbediyor. Kurumsal sosyal sorumluluk uzmanları bu soruyu genel olarak şöyle yanıtlıyor: “Şirketler artık yalnızca projelerinin sürdürülebilirliğiyle ilgili verdikleri sözleri tutmakla kalmayacak, aynı zamanda bu konudaki küresel ilerlemede de hiç olmadıkları kadar öncü hareket edecekler.”

Kurumlar sorun çözücü hale geliyor
Küresel Raporlama İnisiyatifi Başkanı Tim Mohin aynı makalede kurumsal sosyal sorumluluğun yükselişe geçtiğini söylüyor ve ekliyor: “Bu sözlerin 80’li yıllarda karşılığı olmasa da bugün büyük şirketler, çevresel ve sosyal etkileri hakkında rapor vermeyi ve sürekli olarak performanslarını geliştirmeyi taahhüt ediyor.”

McPherson; şirketlerin kendi sorun alanlarından çıkarak küresel sıkıntıların çözümü için avukat rolüne soyunması ve sorun çözücü olarak görev almasının, uzun vadede yatırımcıları da kurumsal girişimlere destek vermeye yönelttiğini vurguluyor. Finlandiya’nın ulusal havayolu şirketi Finnair’in sürdürülebilirlik sorumlusu Kati Ihamaki’ye göre, şirketlerin kendilerine “Geleceğe uyum sağlayabiliyor muyuz? Küresel sorunlara çözüm bulabilecek çalışmaların ne kadar içindeyiz?” gibi sorular sorarak, devletle daha sıkı iş birliği içinde topluma faydalı işler yapmayı artıracakları bir dönemin de eşiğindeyiz.

“Sosyal etki” öne çıkıyor
Kurumsal sosyal sorumluluk kavramından sosyal etki kavramına geçiş de bu yılın yükselen eğilimleri arasında. Gelişmiş ülkelerde KSS alanında dillendirilmeye başlanan bu kavram; bireyin davranış ve hatta bazı durumlarda düşünce ve duygularını gerçek ya da bir belirleyici yoluyla değiştirmesi ve bu yöne doğru uyum göstermesi olarak tanımlanıyor. Yani KSS’den sosyal etkiye geçişe yoğunlaşmak, toplum içerisinde çok daha büyük ve olumlu yönde etkileşim ve değişimlerin hedeflendiğinin de habercisi. KSS yalnızca standart bir sorumluluk üstlenerek herhangi bir yerden gelebilecek olumsuz eleştirileri azaltmanın yolu olmaktan çıkıyor. Sosyal etkiyle toplumsal, çevresel, sosyal ve ekonomik alanlarda benzersiz, ölçülebilir ve pozitif etki yaratan işlerin ağırlık kazanacağı düşünülüyor.

Kurumlar “hikâye”ye odaklanmalı
Sosyal sorumluluk projelerinin günümüzde kurumların güvenilirliği ve sektörlerindeki diğer markalar yerine tercih edilmeleri üzerinde ciddi etkisi olduğu tartışılmaz. Tabii bu projelerin duyuruluş biçimi de, hedef kitle üzerindeki etki anlamında önemli bir belirleyici olarak karşımıza çıkıyor. Kuzey Amerika’nın ödüllü dijital medya portallarından blendermedia.com’da yayınlanan Marika Hirsch’e ait bir makalede, bu konuyla ilgili dikkat çekici bir tespite yer verilmiş: “Eskiden kurumlar sosyal sorumluluk projelerini internet sitelerine PDF sunumu olarak ekler, bunun yaptıkları çalışmaları anlatmak için yeterli bir yol olduğunu düşünürlerdi. Ancak şimdilerde bu o kadar da kolay değil. Her kurumun yaptıklarını kitlelere ulaştırabilmek için birer hikâyesinin olması ve bu hikâyeyi ilgi çekici hale getirerek reklam kampanyaları, internet ve sosyal medya mecraları gibi yollarla dillendirmesi gerekiyor.” Yani önümüzdeki yıllarda hikâyesi olmayan kurumsal sosyal sorumluluk projelerinin ne kadar müthiş olurlarsa olsunlar istedikleri sosyal etkiyi oluşturamayacakları öngörülüyor.

Projeler kişiselleşiyor
Bu yılın kurumsal sosyal sorumluluk alanındaki bir diğer eğilimiyse, sosyal sorumluluk projelerinin kişiselleştirilmesi. Hirsch bunu şöyle açıklıyor: “Kurumsal sosyal sorumluluk alanındaki uzmanlara göre pek çok şirketin sosyal sorumlulukla ilgili düştüğü en büyük tuzak, sosyal sorumluluk projesinin yalnızca tek bir odak noktasına göre oluşturulması. Esasında şirketler, tüketicileriyle olan etkileşimlerine bağlı olarak onlarla ilgili konulara da ayrıca odaklanabilir. Örneğin; şirketler sosyal sorumluluk projeleriyle ilgili farklı bültenler hazırlarsa ve bunlardan biri toplumsal etkiyle diğeri ise sosyal değişim gibi farklı bir konuyla ilgili olursa, çok çeşitli yatırımcılara ilgilendikleri alanlara bağlı olarak değişik içerikler sunulabilir. Bu da daha fazla yatırımcıyı sadık birer takipçiye dönüştürme olanağını yaratır. Nitekim dijital pazarlama alanındaki 2017 eğilimleri incelendiğinde de, yatırımcıların daha kişiselleştirilmiş içerikler aradığı görülüyor.”

Görsel anlatımın önemi artıyor
Kurumların video ve animasyon gibi görsel anlatım unsurlarını öne çıkarması da bu yılın eğilimlerinden. Kurumlar, internet sitelerinde sosyal sorumluluk alanındaki başarılarını görseller, animasyonlar ve videolarla aktarmalı. Ayrıca bu görsel raporlar paylaşılabilir olmalı ki; markanın mesajı en hızlı ve kolay yoldan hedef kitleye ulaşabilsin.

Hedeflerin tepe yönetimle uyumuna dikkat
Kurumsal sosyal sorumluluk hedeflerinin, kurumların tepe yönetimiyle uyum içinde olması da çok önemli. Ethical Corporation’un raporuna göre tepe yönetimin yalnızca yüzde 25’i, kurumsal sosyal sorumluluk raporunun önemli olduğuna tamamen ikna oluyor. Eğer bir kurumun CEO’su bir sonraki yıl için ortaya atılan sosyal sorumluluk fikrini üzerinde düşünülmeye, enerji harcamaya değer bulmuyorsa, bu ciddi bir sorun olarak öne çıkıyor. KSS üzerinde çalışırken akılda tutulması gereken belki de en temel nokta; bütün şirketin projenin önemini ve hedefler arasındaki ilişkiyi anlaması gerektiği. Çünkü hem finansal destek hem de kurumsal aidiyet ve sahiplenme açılarından, KSS’yi şirketin vizyonu ve misyonuyla bütünleştirmek; projenin başarıya ulaşmasının ardındaki büyük sır olarak kendini gösteriyor.

Yaratılan etki her yolla gösterilmeli
Kurumsal sosyal sorumluluk projesiyle yaratılan etkiyi sadece rakamsal ve istatistiksel verilerle aktarmak yerine pek çok farklı yolla göstermek de öne çıkan eğilimlerden biri. Çalışan referanslarından müşteri başarı öykülerine, çevresel etki araştırmalarından CEO mesajıyla ilgili bir videoyu paylaşmaya kadar bütün yolları etkin kullanmak bu yılın önemli stratejilerinden.

Son olarak kurumların projelerini oluştururken kısa ve uzun vadeli hedeflerini göz önüne almaları tavsiye ediliyor. Yalnızca diğer büyük şirketler odaklanıyor diye o yılın trend meselesine yoğunlaşmak yerine, kurumlar kendi kısa ve uzun vadeli hedefleriyle uyum sağlayan projeler üretmeye çabalamalı. Böylece birbirinin aynısı sosyal sorumluluk projeleri yerine şaşırtıcı, yenilikçi ve farklı projelerle dünyamızı daha güzel bir yere dönüştürme yolunda cesaret veren adımlar atılabilir.

Yapay organ teknolojisi umudun yerini alır mı?

Hepimiz canlı organizmalarız; doğar, büyür ve ölürüz. Organizma sözcüğünün de ifade ettiği üzere, bizleri hayatta tutan şey, hayati organların birbiriyle uyum içine çalıştığı son derece karmaşık hatta mucizevi bir sistemdir. Peki, bir organımız yeterince işlev göremezse ne olur? Sağlığımız bozulur, hayat kalitemiz düşer, sosyal ortamlardan uzaklaşırız. Değiştirilebilir bir organla ilgili sorunumuz varsa organ nakline ihtiyaç duyar ve bir umudun peşine düşeriz.

Kişi organ bağışıyla başka bir kişiye umut olabilir; bu bazen en sevdiğimiz olur, bazen de hiç tanımadığımız biri. Organ bağışı için pek çok sivil toplum kuruluşu ve kurum, toplumu bilinçlendirmek, organ bağışı ve organ nakli için çalışmalar yapıyorlar.

Türkiye’de kadavradan organ bağışında sıkıntı yaşandığı için organlar ağırlıklı canlı bedenlerden alınıp naklediliyor; bu da nakil bekleyen hastaları sıkıntıya sokuyor. En çok nakil beklenen organ dünyada da Türkiye’de de böbrek. Bu konuda önemli çalışmalar yapan Emulate Incorporation’ın geliştirebildiği yapay organ halen karaciğer çipi ile sınırlı. Onu böbrek, akciğer ve bağırsak çipleri ile yapılan deneylerin izlemesi bekleniyor.

İnsan biyolojisini taklit eden çipler geliştiren Emulate Incorporation, yeni geliştirdiği çip sayesinde insan vücudu üzerine yapılan araştırmalara yeni bir boyut kazandırabilir. Geliştirdiği bu yeni teknoloji sayesinde hem deneylerde daha iyi sonuçlar alınmasını hem de bu deneylerde hayvanlara olan ihtiyacın ortadan kalkmasını sağlayacak. Yapımına 2012 yılında başlanan çipler, insan hücrelerinin mikro yapılar içerisine yerleştirilmesiyle oluşturulmuş.

FDA (Amerikan Gıda ve İlaç Dairesi), bu çiplerin deneylerde kullanılması için Emulate Incorporation ile birlikte çalışma kararı almış ve yapılan deneylerden hayvanların yerini bu çiplerin alması ümit ediliyor.

Türkiye’de son yıllarda kol, bacak ve yüz nakillerinde de başarılı uygulamalar var. Nakil bekleme listesinde ise kornea, karaciğer, kalp, akciğer, pankreas var…

Hayat bu, ne olacağı belli olmaz; herkesin bir gün kendisine, tanıdığına, sevdiği bir yakınına acil bir organ gerekebilir. O nedenle teknolojinin gelişmesini beklemeden organ bağışı yapalım.

Atmamız gereken tek adım, hayatta iken kendi isteğimizle tıbben yaşamımız sona erdikten sonra doku ve organlarınızın başka hastaların tedavisi için kullanılmasına izin vermemiz.

Hem bir insanın hayatını kurtarmak hem de bütün olarak değilse de bir parçamızın hâlâ yaşamaya devam edeceğini bilmek…

Daha güzel bir şey olabilir mi?

 

Faydalı Link: Detaylı bilgi için tıklayın

Ahhhh, Afrika…

Bu yazıda Afrika halklarının yıllardır çare bulunmayan yoksulluğundan ve yapılan milyonlarca dolarlık yabancı yardıma “rağmen” (daha doğrusu, bu yardımların çokluğu yüzünden) madalyonun öteki yüzünde beliren olumsuz örneklerinden söz edeceğim. En yoksul 49 ülkenin 36’sının yer aldığı Sahra altı Afrika ülkelerinin çoğu dış yardımlarla ayakta duruyor. Hatta öyle ülkeler var ki, hükümet bütçelerinin büyük bir kısmını sadece yabancı yardımlar oluşturuyor. Bu ülkelere dış yardım olarak son 30-40 yılda akan para miktarına bakıldığında bugüne dek yoksulluk ve açlık problemlerinin büyük bölümünün çözülmüş olması beklenirdi.

Peki neden Afrika ülkelerinde, bugün Çin’in yaptığı gibi bir atılım, bir ilerleme ya da en azında bir iyileşme yok denecek kadar az?

Avrupa ülkeleri, ABD ve zengin Arap ülkelerinin hükümetleri ve birçok kuruluş (Dünya Bankası ve uluslararası STK’lar) tarafından toplanarak Afrika ülkelerine yönlendirilen bağışlar genelde kişilere değil hükümetlere yapılıyor. Fakat işin tuhafı, yabancı yardımları alan devlet başkanları dış yardımları kendi siyasi konumlarını güçlendirmek için kullanınca bağışçılar yardımı kes(e)miyor. Son 30-40 yıl içinde buna dair birkaç örnek gördük.

Afrika’da, başkanlık sistemleri yaygın ve harici kaynaklardan fon alan başkanlar ülkelerini diktatörlükle veya askeri baskılar aracılığıyla yönetiyorlar. Meclislerin yetkileri sınırlı; başkan kimseye danışmıyor, hukuk sistemi başkana yaptırım uygulama gücüne sahip değil. Kuvvetler ayrılığı yok. Bu durumda batıdan akan milyonlarca dolarlık dış yardım ülke yöneticilerinin kişisel (ve siyasal) menfaatleri için harcanırken, birkaç kilometre ötedeki köylerde çocuklar tedavisi basit hastalıklar yüzünde hayatlarını kaybediyor, aileler açlıkla mücadele etmeye çalışıyor. Oysa gelen yardımların miktarı o kadar çok ki, bu para akışları bazı Afrika ülkelerinde iç savaş riskini bile artırıyor; ülkeyi (parayı) paylaşmak istemeyen muhalif yöneticiler bu uğurda her türlü mücadeleyi göze alıyorlar. Zira ödül, her iki taraf için de uğrunda savaşmaya değer bir ödül.

Tamam, dünya genelinde çoğu devlet sağlık hizmetlerine çok az para harcar; Afrika’da ise durum daha da kötüdür. Yozlaşmış yetkililer sıklıkla, sağlık için verilen parayı başka yerlere harcarlar ve halkın bunu protesto etmesine çok ender rastlanır.

Sorun şu ki, yardımı yapanlar da pek çok örnekte görüldüğü üzere bağışın yoksullara NE FAYDAsı olduğuna bakmıyor. Bağış gönderen insanlar eğilim olarak yardımın faydalı olup olmadığına değil hacmine odaklı. Bağış kuruluşları ise sadece kendi fonunda topladığı miktarı uygun bir yere (ülkeye) transfer etmekle yükümlü, yani yardım endüstrisinin birincil işi fonların dağıtılması. O kadar. Bağışlar veya yardımlar istismar ediliyorsa yaptırım uygulayabilecek hiçbir küresel kurum yok. Buna ek olarak yardım alanlar tarafında bir şeyler ters giderse yardım kuruluşlarını da sorumlu tutacak hiçbir mekanizma yok.

Özellikle ticari ve siyasi menfaat karşılığında (örneğin, terörizme karşı müttefik bulmak amacıyla) yapılan yardımlar bağlamında oyun şöyle oynanıyor: Afrika’daki yozlaşmış hükümetlerden tek istenen (rica edilen) demokratik rejimle halklarını yönetmeleri. Anlaşma masalarında ülke yöneticileri buna söz veriyor, hatta bir süre bunu uygular görünüyor ve yardım transferi yapıldıktan kısa bir süre sonra bu uygulamaları rafa kaldırıyorlar. Yardım yapan batılı hükümetler o ülkeden öncelikle siyasi menfaat sağladıkları için önce hafiften yardımı kesmekle tehdit ediyor, sonrasında ise çoğu zaman buna yumuyorlar. Çünkü siyasi menfaat sağlamak için onlar bağış yapmasa, sırada bekleyen başka bir ülke vardır, onlar yapar.

Örneğin, Kenya’ya yapılan bağışlar… Geçtiğimiz yıllarda bağışçı ülkeler, başkanın ve yandaşlarının yolsuzlukları yüzünden çileden çıkarak yardım akışını durdurdular. Bunun üzerine Kenya hemen “demokratik” siyasi süreçlerini işletmeye başladı. Meclis toplandı, iktidar halkına karşı yükümlülüklerini yerine getirmek için hangi ülke ve kanallardan yardım alabileceğini görüşmeye başladı. Ülkede demokratik görünen bir süreç başlayınca bunu gören bağışçılar rahat bir nefes aldılar -yardım akışının durması onlar için de bir tehditti- ve musluklar yeniden açıldı. Yardım gelir gelmez Kenya meclisinin kepenkleri yeni bir acil duruma kadar derhal kapatıldı. Hükümetin bakanları rahat bir nefes alıp kendilerine Almanya’dan son model Mercedes’ler sipariş ettiler. Bölgenin yerlileri bu kredi zenginlerine “WaBenzi” adını takarlar.

1984 ile 2005 yılları arasında Moritanya’nın başkanı olan Mauya Uld Sid Ahmet Taya da bir diğer örnek. Aldığı yardımlarla Taya batı yanlısı bir duruş benimsemişti. Yine aynı saikle 1991’de Saddam Hüseyin’e verdiği desteği bıraktı. Fakat 1990’ların başında halkına o kadar korkunç baskılar uyguluyordu ki dış yardımlar geri çekildi. Bunun üzerine Moritanya’da siyasi reformlar yapıldı. Hatta başkan, dahiyane bir fikirle ülkesini İsrail’i tanıyan birkaç Arap ülkesinden biri yaptı. Bunun ardından yardım muslukları açıldı ve kısa bir süre sonra ülkede yapılan reformlar feshedildi.

Bağış alan Afrika hükümetlerin kendi yoksul halklarını rehine olarak kullandığına bile rastlanmıştır. Bunun görüldüğü en kötü örneklerden birinde, Sierra Leone’deki hükümet yetkilileri, Birleşmiş Milletler Kalkınma Programının bir kez daha kendilerini dünyanın en kötü durumdaki ülkesi seçtiği için bir kutlama partisi düzenledi çünkü böylece bir yıl daha dış yardım almayı garantilemişlerdi.

Farklı bir açıdan bakınca, komünizm (geçmişte) veya terörizme (bugün) karşı müttefik bulmak için baskıcı politikacıları ve siyasi rejimleri koruyan yardımların onları zenginleştirmeyip daha da yoksullaştırdığını görebiliyoruz. Bu ülkelere o kadar çok yardım yapılıyor ki yerel kurumları zayıflıyor. Kendi yollarını kendilerinin bulmasının önüne geçiliyor. Ülkeye sebil gibi dış yardım yağınca, iyi olabilecek liderler ve rejimler bile bozulabiliyor.

Ah, Afrika.

 

Sosyal risk unsuru

Yaşadığımız bunaltıcı sorunlar karşısında toplumsal olarak özel sektörden, iş dünyasından beklentilerimiz her geçen gün artıyor, gerekçelerimiz ise haklı ve yerinde. Peki, iş dünyasını sosyal ve çevresel olarak çözümün bir parçası olmaya iten ya da çağıran başka etkenler yok mu?

Örneğin gelir eşitsizliği, hızla artan ve salgın hastalık gibi yayılan işsizlik ve yoksulluk iş dünyasını tehdit etmiyor mu? Yoksulluk ve yoksunluklar arttıkça ve bu sorunlar çözülmedikçe, çözülmeye çalışılmadıkça iş dünyası varlığını sürdürebilecek mi?

Ya da umarsızca kullanılan doğal kaynaklar, doğa üzerindeki yoğun baskı ve yok oluşa doğru sürüklenmemize yol açan plansız, hesapsız uygulamalar sonucu kaynaklar tükendiğinde ne üretiyor ve satıyor olacağız? Aslında hepimiz biliyoruz ki, her ihtiyacımızı doğadan karşılıyoruz. İstisnasız kullandığımız her şeyin bileşiminde doğal kaynaklar var ama bu bilinçle hareket ediyor muyuz? Daha doğrusu bu bilinçle hareket etmesi, bu harekete öncülük etmesi gereken üretim değil mi?

Peki eğitim? Eğitimin kalitesi her geçen gün düşüyor, yığınlarca genç ve çocuk niteliksiz eğitimle, diğer sorunları derinleştirmeye aday olarak hayata katılıyor veya katılamıyor. Bilgi ve bilişim çağında en önemli değer olan insan kaynağına yatırım yapılmaması sonucu, en basitinden çalışacak nitelikli iş gücüne erişim imkanı tamamen şansa bırakılıyor. Bundan en büyük zararı görecek olanlar şirketler değil mi?

Hangi sorunu ele alsak, bugünkü dünya düzeninin işleyişinde ana kumandayı elinde bulunduran iş dünyası için de büyük riskler taşıdığını görmek mümkün. Biz buna kurumsal sosyal risk diyoruz. Faaliyette olan her şirketin, faaliyet alanıyla doğrudan ilişkili alanlar başta olmak üzere hemen her sorun alanında sosyal riskleri var.

Sosyal risk unsurunu, her şirket acil ve öncelikli olarak gündemine almalı, şirketin doğrudan etkileneceği sosyal risk alanlarını belirleyerek, bu alanlarda çözüm üretmeye başlamalı. Özellikle çok uluslu şirketler ve büyük şirketler sosyal riskleri ile ilgili oldukça geniş çaplı çalışmalar yürütüyor, örnek oluşturuyor. Ancak yeterli değil, her şirketin bu konuyu öncelikleri arasına alması ve hızla aksiyona geçmesi, şirketlerin varlığını arzu ettikleri biçimde sürdürebilmesi için gerçekten çok önemli.

Büyük resme odaklanmalıyız, büyük resme bakarken de payımıza düşeni ve/veya düşecek olanı iyi hesaplamalıyız…