Önce bir uçmak lazım, gökyüzüne bakıp düş kurmak lazım

Türkiye’nin kadın sosyal girişimcisi Nardane Kuşçu’yla (Nar Anne) yakın zaman önce sipariş ettiğimiz organik fidelerimizi almak üzere gittiğimiz Kocaeli Kandıra’daki Narköy’de tanışma fırsatım oldu. İstanbul-Kocaeli yolu boyunca Nar Anne ve Nar Köyü ile ilgili medyada yer alan haberleri inceledim ki, henüz köye varmadan birçok bilgiye sahip oldum ve Nar Anne’den çok etkilendim. Çok güzel bir gün bizleri bekliyordu hissediyordum. Arabadan adımımı ilk attığım andan itibaren doğanın duru kokusu, beraberinde huzur ve sade kuş sesleri karşıladı bizi. Nar Anne haber salmış olmalı ki doğrudan onun yanına yönlendirildik. Çiftlikte kendi yetiştirdikleri organik ürünlerle hazırlanan özel bir kahvaltıya bizi de buyur etti. Yol sarhoşluğumuz kahvaltıda yer alan, daha önce tat deneyimi yaşamadığım yiyeceklerle dağıldı ve yerini eşsiz tatlara bıraktı. Sonradan öğrendim ki konuklara sunulan ürünlerin yüzde 80’i kendi üretimleri. Narköy’de yediğiniz ve içtiğiniz her ürünün nerede ve ne şekilde üretildiğini görmek, deneyimlemek ve dilerseniz öğrenmek mümkün.

Nar Anne – Nardane Kuşçu’nun müthiş bir bilgi birikimi var. İçinde beslediği bilgiyi paylaşmaya o kadar hazır ki, çiftliği kendisiyle bizzat sohbet ederek gezme fırsatı buldum ve kendisinin bitki, tohum, sürdürülebilirlik, doğa, ekosistem, hayvanlar ve birçok konuda derin ve değerli bilgi birikimini keşfettim. Kuş sesleriyle doğada büyük bir arazide yer alan çiftlikte bir tam gün vakit geçirebilirseniz ne demek istediğimi anlayabilirsiniz.

Yeşil Yıldız Belgeli Narköy’ünde birçok konuda ilkleri görebilirsiniz

Adana Ceyhan’da bir çiftlikte doğan ve babaannesinin yönettiği bu çiftlikte büyüyen Nardane Kuşçu, yıllar içinde çalışma hayatının içinde olsa da toprakla bağını hiç kaybetmemiş. İlkokul öğretmenliğinden emekli olduktan sonra organik tarım çiftliği kurma düşünü ailesiyle paylaştıktan sonra, büyük bir sabır ve emekle düşlerine kavuşan Kuşçu, 2007 yılında tarım çiftliği ve yaşam merkezi Narköy’ü kurmuş.

“Düşü olmayanın işi olmaz” derken düşlerin peşinden gitmenin önemini vurgulayan Türkiye’nin kadın sosyal girişimcisi Nardane Kuşçu ekliyor: “Kadınlar iş hayatında imkân verildiğinde erkeklerden daha da başarılı olabilir”.

Narköy, eğitim odaklı bir merkez olarak çağdaş bir çiftlik ve otel mantığıyla hizmet veriyor. 14 oda, aile ve grup konaklama üniteleri, organik çiftlik yemeklerinin pişirildiği restoran, derslikler, organik tarım çiftliği, muhteşem bir orman ve doğanın sürprizlerini sunan Narköy’de, çeşitli eğitim, aktivite ve atölye çalışmalarına katılmak, sevdiklerinizle doğanın içinde bir tatil geçirmek ya da arkadaşlarınızla vakit geçirmek mümkün. Atıkları permakültür ilkeleriyle çiftlik sınırları içinde yeniden değerlendirilen Narköy’de odalarda, ortak ve dış alanlarda kullanılan birçok eşya da geri dönüşümden oluşmuş. Tesis betondan temeller üzerine kurulmuyor, yerden yüksek bir şekilde yeryüzüne hiç zarar vermeyecek hatta kaldırılsa bile altı ay sonra doğanın yeniden eski halini almasını sağlayacak şekilde inşa edilmiş.

 

Narköy, yüzlerce çeşit tohumuyla dünyanın en önemli tohum bankalarından biri

Nardene Kuşçu, çocukluğundan beri tohum biriktirmiş. Dönüşümü sağlayan bu tohumlar yıllar içinde mutlulukla çoğalmış ve Narköy’deki tohum bankasında korunuyor. Bir kısmı toprakla buluşuyor ve vakti gelince dönüşüm yolculuğu için yeniden tohumları toplanıyor. Bu döngü böyle sürüyor.

1.200’ün üzerinde çeşit tohum 14 derecede, yüzde 50 nemi olan bir odada tutuluyor. Çiftlikte ayrıca atlar, büyükbaş ve küçükbaş hayvanlar, arılar, eşek ve sayısız bitki çeşidi var. Çiftlikte sertifikalı organik fide yetişiyor. Ayrıca organik çiftlik kurmak isteyen kişi ve kurumlara da danışmanlık hizmeti veriyorlar.

Kocaeli Kandıra’da kurulan, Türkiye’nin ilk eğitim odaklı sürdürülebilir turizm merkezi ve organik tarım çiftliği Narköy’ün kapısı, doğayla iç içe vakit geçirmek ve ona katkıda bulunmak isteyen herkese açık. İster eğitime katılmak, ister çiftlik hayatını deneyimlemek, isterseniz de doğanın kalbinde zaman geçirmek için yolunuzu Narköy’e düşürebilirsiniz.

Yapay organ teknolojisi umudun yerini alır mı?

Hepimiz canlı organizmalarız; doğar, büyür ve ölürüz. Organizma sözcüğünün de ifade ettiği üzere, bizleri hayatta tutan şey, hayati organların birbiriyle uyum içine çalıştığı son derece karmaşık hatta mucizevi bir sistemdir. Peki, bir organımız yeterince işlev göremezse ne olur? Sağlığımız bozulur, hayat kalitemiz düşer, sosyal ortamlardan uzaklaşırız. Değiştirilebilir bir organla ilgili sorunumuz varsa organ nakline ihtiyaç duyar ve bir umudun peşine düşeriz.

Kişi organ bağışıyla başka bir kişiye umut olabilir; bu bazen en sevdiğimiz olur, bazen de hiç tanımadığımız biri. Organ bağışı için pek çok sivil toplum kuruluşu ve kurum, toplumu bilinçlendirmek, organ bağışı ve organ nakli için çalışmalar yapıyorlar.

Türkiye’de kadavradan organ bağışında sıkıntı yaşandığı için organlar ağırlıklı canlı bedenlerden alınıp naklediliyor; bu da nakil bekleyen hastaları sıkıntıya sokuyor. En çok nakil beklenen organ dünyada da Türkiye’de de böbrek. Bu konuda önemli çalışmalar yapan Emulate Incorporation’ın geliştirebildiği yapay organ halen karaciğer çipi ile sınırlı. Onu böbrek, akciğer ve bağırsak çipleri ile yapılan deneylerin izlemesi bekleniyor.

İnsan biyolojisini taklit eden çipler geliştiren Emulate Incorporation, yeni geliştirdiği çip sayesinde insan vücudu üzerine yapılan araştırmalara yeni bir boyut kazandırabilir. Geliştirdiği bu yeni teknoloji sayesinde hem deneylerde daha iyi sonuçlar alınmasını hem de bu deneylerde hayvanlara olan ihtiyacın ortadan kalkmasını sağlayacak. Yapımına 2012 yılında başlanan çipler, insan hücrelerinin mikro yapılar içerisine yerleştirilmesiyle oluşturulmuş.

FDA (Amerikan Gıda ve İlaç Dairesi), bu çiplerin deneylerde kullanılması için Emulate Incorporation ile birlikte çalışma kararı almış ve yapılan deneylerden hayvanların yerini bu çiplerin alması ümit ediliyor.

Türkiye’de son yıllarda kol, bacak ve yüz nakillerinde de başarılı uygulamalar var. Nakil bekleme listesinde ise kornea, karaciğer, kalp, akciğer, pankreas var…

Hayat bu, ne olacağı belli olmaz; herkesin bir gün kendisine, tanıdığına, sevdiği bir yakınına acil bir organ gerekebilir. O nedenle teknolojinin gelişmesini beklemeden organ bağışı yapalım.

Atmamız gereken tek adım, hayatta iken kendi isteğimizle tıbben yaşamımız sona erdikten sonra doku ve organlarınızın başka hastaların tedavisi için kullanılmasına izin vermemiz.

Hem bir insanın hayatını kurtarmak hem de bütün olarak değilse de bir parçamızın hâlâ yaşamaya devam edeceğini bilmek…

Daha güzel bir şey olabilir mi?

 

Faydalı Link: Detaylı bilgi için tıklayın

Ya anneler babalar çocukları olduğunu unutuverirlerse

Bazen yaşadıklarımızı unutmak isteriz ya…

Peki ya gerçekten unutursak bir gün?

Düşünsenize en sevdiklerinizin ismini unuttuğunuzu, yaşadığınız en güzel anılarınızın bir bir yok olduğunu… Peki ya çocuğunuza -size tıpkı çocuk gibi baktığı için- anne diyebileceğinizi tahmin bile edebilir misiniz?

En çok kadınları etkileyen Alzheimer hastalığıyla hiç tanıştınız mı? Etrafınızda demans hastası tanıdığınız var mı? Peki toplumumuzda büyüklerimizin yaşlılıktan bunadı diye geçiştirildiğini, bir odada yalnızlığa itildiğini biliyor musunuz? Alzheimer Derneği Başkanı Işın Baral Kulaksızoğlu’nun yorumuna göre; “Hiç kimse tercih etmese de, herkes kendini bir anda Alzheimer hastası ya da yakını olarak bulabilir.”

10-15 yıl sürebilen Alzheimer unutkanlıkla başlayan bir hastalık ancak hastalık ilerledikçe, kişinin insan olmaya dair bütün özelliklerini elinden almaya başlıyor. Alzheimer hastalığı normal yaşlanma sürecinin bir parçası olmadığı gibi, sadece bellek kaybından da ibaret değil.

Gündelik hayatımız, kaçınmanın imkansız değilse de epey zor olduğu nice stres faktörüyle dolu: İçinde yaşadığımız bitmeyen tatsız toplumsal olaylar, siyaseti günlük rutinimizde yaşamak, her gün medyadan izlediğimiz toplumsal-bireysel şiddet, kargaşa, çatışma, yeşilin gün geçtikçe yok olması, metropolitan hayat, kötü beslenme, hareketsizlik, üretmeden tüketmek, üzüntü, kaygı, stres, eğitimsizlik ve daha birçoğu… Özellikle de biz orta yaşlıları, tüm bu yaşadıklarımızdan dolayı gelecekte demans olmaya itiyor.

Alzheimer olma riski, kadınlarda çok korkulan meme kanseri olma riskinden iki kat daha fazla. Bu konuda hormonal ve biyolojik faktörler, yaşam süresi, eğitim düzeyi, kalp hastalıklarının görülme sıklığı, strese duyarlılık, sık depresyon ve uyku bozuklukları etkili.

Dünyada bugün 47 milyon, Türkiye’de 600 bin, İstanbul’da 85 bin alzheimer hastası var.

Bu rakamım maalesef 2030’da 76 milyon, 2050’de ise 135,5 milyon olması bekleniyor…

Peki toplum olarak nasıl korunacağız alzheimer hastalığından?

Egzersiz yaparak, bol okuyarak, sigarayı bırakarak, kalbe iyi bakarak, doğru beslenerek, uykuyu tam alarak, ruh sağlığına dikkat ederek, sosyal ilişkileri yoğun ve beyni hep aktif tutarak.

Peki toplumda çok görülen bu alzheimer hastaları nerede? Gündüz bakım evi neden çok az? Belediyeler kanununda olmasına rağmen İstanbul’daki tek örnek, Türkiye Alzheimer Derneği’nin gündüz bakım evi. Türkiye’de toplamda dört, İstanbul’da ise bir tane bulunuyor.

Alzheimer hastalığı gibi kesin tedavi olanakları olmayan, toplumun önemli bir kesimini etkileyen, hastayla birlikte tüm ailenin de yaşamını somut olarak değiştiren ve uzun yıllar süren bir hastalıkta toplumsal destek çok önemli.

Alzheimer Derneği’nin en önemli amaçlarından biri bu hastalığın tanınmasını sağlamak. Öyle korkunç bir hastalık ki, annenin beyni bir çocuğu olduğunu bile hatırlamayabilir.

Ama biz, bu beyinlerin bir zamanlar topluma, ailesine, sevdiklerine çok şey katmış olduğunu unutmayalım.

Hiç olmazsa biz unutmayalım.

 

Toplumun içinde kendi görevin

Etki, fayda, disiplin, sorun, sorumluluk, sosyal, çocuk, dönüşüm, sonuç, duyarsızlık, yarar, insan, kurumsallık, süreklilik, değer, paydaş, gönüllülük, STK, değişim, neden, proje, duyarlılık, sivil, itibar, çevre, sürdürülebilirlik, dünya, bireysellik, global, değişim, canlılar, KSS… Tüm bu ve benzeri kelimeleri birçok kez işitiyor, birçoğunu belleğimizde saklıyor ve yeri geldiğinde de açığa çıkarıp kullanıyoruz. Bu kelimeler dünyamıza yeni girmedi ama gün geçtikçe önemi artıyor. Peki tüm bu kelimeler bir araya gelince kime, neye “NeFayda” sağlıyor? Elbette topluma, çevreye ve canlıya…

İçinde bulunduğumuz toplum ve değer yargıları, yaşadığımız ülkeye hatta şehre göre değişiyor. Toplumların değerleri ise genelin davranışlarını yansıtıyor. Bizim toplumumuza bakarsak çok çocuklu, konu komşu bir arada geniş aileler, geniş akrabalar içinde büyüdük. İkramı ve ağırlamayı seven bir toplumdan geliyoruz. Yani en azından birçoğumuza öğretilen bu… Hatta tanımadığımız insanlara kapımızı açar, tanımadığımız insanlara maddi ve manevi yardım ederiz. Bir fayda da benden olsun diyerek ömrümüzde hiç görmediğimiz, bazen adını bile bilmediğimiz herhangi bir şehirdeki bir okula ihtiyaçları neyse göndeririz eğitimlerine bir katkı sağlamak istediğimiz için. Kaç kütüphane toplumsal yardımla oluşmuş, kaç çocuk gizli kahramanların desteğiyle okumuş, büyük insan olmuştur. Kaç yetim, kaç muhtaç, kaç engellinin, kaç kadının yüzünde gülücükler açmış, kalbi heyecandan atmıştır. Bir elin nesi iki elin sesi var demiş atalarımız ya… Söz olmuş, sonra da gerçek olmuş…

Şöyle bir geçmişe gidin, hatırlamaz mısınız ilköğretim yılları zamanınızda okullarda bir projeye fayda sağlamak, katkıda bulunmak için yardım ettiğinizi, birçok medyanın ses olduğu bir proje için bağışın harekete dönüştüğü günleri… Evlere gelen bağış zarflarını anımsamaz mısınız? İşte bunlar sadece bizlerin hayata atılırken karşılaştığı minik sorumluluklardı…

Şimdi ise kurumların, özellikle de çalışanların dikkatini çekiyor öz sorumluluk. Artık çalışanlar baskı yapıyor kurum yöneticilerine. Mutlaka bir sosyal sorumluluk projesi içinde yer almak istediklerini beyan ediyorlar. Ne hoş öyle değil mi? Geldiğimiz nokta şaşırtıcı olmasa da bir hayli sevindirici. Bu talepler de sonuç odaklılığa vardırıp birçok sivil toplum kuruluşuna hayat veriyor.

Yedi yaşında oğlum uykuya dalarken “sosyal sorumluluk” nedir diye sordum. Soruma soruyla cevap verip “sosyal ne demek?” dedi. Açıklayınca ise ilk soruma yanıt hemen geldi: “Toplumun içinde kendi görevin.” İşte böyle bireyler yetiştirmek de bizlerin görevi.

Faydanın bol olduğu dokunuşlarınız olsun…