Yazılar

Temenniden ‘Olmazsa Olmaz’a: KSS bilinci

Bu yılı neredeyse yarıladık sayılır. Pek çok alanda olduğu gibi kurumsal sosyal sorumluluk (KSS) alanında da eğilimler her yıl değişim gösteriyor. Çünkü sosyal sorumluluğun dili, uygulama alanları ve hedef kitleye ulaşma yolları zaman içinde farklılaşıyor. Dünya değişim halinde. Bu değişime uyum sağlayamayan, geleceği göremeyen kurumlarsa maalesef geride kalmaya mahkum. Çünkü artık sosyal sorumluluk, yalnızca bir vitrin işi değil. İçi dolu olmalı. Ayrıca tüketiciler de bu konuda artık çok daha bilinçli. Öncelikle “Yapılan işin devamlılığı var mı?” “Projeler hedeflenen noktaya ulaştırılabildi mi?” gibi soruların yanıtlarını almak isteyen, çok daha meraklı ve katılımcı bir kitle ortaya çıktı ve bu kitle, bütün bu süreçlerle ilgili, özellikle son 10 yıl içinde çok daha dikkatli ve gözlemci hale geldi.

Geçtiğimiz aylarda dünyanın önde gelen iş dergilerinden biri olan Forbes’te Susan McPherson’un kurumsal sosyal sorumluluğun 2017’de nereye doğru evrildiğiyle ilgili bir makalesi yayınlandı. McPherson’a göre, KSS fikrinin hem büyük hem de küçük ölçekli bütün işletmeler açısından “olursa hoş olur” düşüncesinden çıkıp temel stratejik öncelik halini aldığı bir dönemdeyiz. Türkiye’ye dönüp baktığımızda da irili ufaklı neredeyse bütün işletmelerin kurumsal sosyal sorumluluk projelerine ağırlık verdiğini görüyoruz. Elbette eksikler çok. Geliştirilmesi gereken yönler ağırlıkta. Ancak kurumlarda sosyal sorumluluk bilincinin özellikle 2000’li yıllardan sonra kademeli şekilde yükseldiğini, sayısı hızla artan ve sonuçlarıyla ilgili ayrıntılı raporlamaların yapıldığı güçlü ve kaliteli projelerden anlamak mümkün.

Bu yıl hangi kurumsal sosyal sorumluluk eğilimleri öne çıkıyor?
Gelelim bu eksende 2017’nin KSS eğilimlerine. Son zamanlarda pek çok şirket yoksulluk, açlık, cinsiyet eşitliği, insan hakları, iklim değişikliği ve küresel ısınma gibi konularda sınırlarının ötesine geçmeye çalışarak küresel çözüm yollarını tartışmaya başladı. Bu atılımlar dikkat çekici ve elbette bir sonraki adımın ne olabileceği konusunda merakımızı celbediyor. Kurumsal sosyal sorumluluk uzmanları bu soruyu genel olarak şöyle yanıtlıyor: “Şirketler artık yalnızca projelerinin sürdürülebilirliğiyle ilgili verdikleri sözleri tutmakla kalmayacak, aynı zamanda bu konudaki küresel ilerlemede de hiç olmadıkları kadar öncü hareket edecekler.”

Kurumlar sorun çözücü hale geliyor
Küresel Raporlama İnisiyatifi Başkanı Tim Mohin aynı makalede kurumsal sosyal sorumluluğun yükselişe geçtiğini söylüyor ve ekliyor: “Bu sözlerin 80’li yıllarda karşılığı olmasa da bugün büyük şirketler, çevresel ve sosyal etkileri hakkında rapor vermeyi ve sürekli olarak performanslarını geliştirmeyi taahhüt ediyor.”

McPherson; şirketlerin kendi sorun alanlarından çıkarak küresel sıkıntıların çözümü için avukat rolüne soyunması ve sorun çözücü olarak görev almasının, uzun vadede yatırımcıları da kurumsal girişimlere destek vermeye yönelttiğini vurguluyor. Finlandiya’nın ulusal havayolu şirketi Finnair’in sürdürülebilirlik sorumlusu Kati Ihamaki’ye göre, şirketlerin kendilerine “Geleceğe uyum sağlayabiliyor muyuz? Küresel sorunlara çözüm bulabilecek çalışmaların ne kadar içindeyiz?” gibi sorular sorarak, devletle daha sıkı iş birliği içinde topluma faydalı işler yapmayı artıracakları bir dönemin de eşiğindeyiz.

“Sosyal etki” öne çıkıyor
Kurumsal sosyal sorumluluk kavramından sosyal etki kavramına geçiş de bu yılın yükselen eğilimleri arasında. Gelişmiş ülkelerde KSS alanında dillendirilmeye başlanan bu kavram; bireyin davranış ve hatta bazı durumlarda düşünce ve duygularını gerçek ya da bir belirleyici yoluyla değiştirmesi ve bu yöne doğru uyum göstermesi olarak tanımlanıyor. Yani KSS’den sosyal etkiye geçişe yoğunlaşmak, toplum içerisinde çok daha büyük ve olumlu yönde etkileşim ve değişimlerin hedeflendiğinin de habercisi. KSS yalnızca standart bir sorumluluk üstlenerek herhangi bir yerden gelebilecek olumsuz eleştirileri azaltmanın yolu olmaktan çıkıyor. Sosyal etkiyle toplumsal, çevresel, sosyal ve ekonomik alanlarda benzersiz, ölçülebilir ve pozitif etki yaratan işlerin ağırlık kazanacağı düşünülüyor.

Kurumlar “hikâye”ye odaklanmalı
Sosyal sorumluluk projelerinin günümüzde kurumların güvenilirliği ve sektörlerindeki diğer markalar yerine tercih edilmeleri üzerinde ciddi etkisi olduğu tartışılmaz. Tabii bu projelerin duyuruluş biçimi de, hedef kitle üzerindeki etki anlamında önemli bir belirleyici olarak karşımıza çıkıyor. Kuzey Amerika’nın ödüllü dijital medya portallarından blendermedia.com’da yayınlanan Marika Hirsch’e ait bir makalede, bu konuyla ilgili dikkat çekici bir tespite yer verilmiş: “Eskiden kurumlar sosyal sorumluluk projelerini internet sitelerine PDF sunumu olarak ekler, bunun yaptıkları çalışmaları anlatmak için yeterli bir yol olduğunu düşünürlerdi. Ancak şimdilerde bu o kadar da kolay değil. Her kurumun yaptıklarını kitlelere ulaştırabilmek için birer hikâyesinin olması ve bu hikâyeyi ilgi çekici hale getirerek reklam kampanyaları, internet ve sosyal medya mecraları gibi yollarla dillendirmesi gerekiyor.” Yani önümüzdeki yıllarda hikâyesi olmayan kurumsal sosyal sorumluluk projelerinin ne kadar müthiş olurlarsa olsunlar istedikleri sosyal etkiyi oluşturamayacakları öngörülüyor.

Projeler kişiselleşiyor
Bu yılın kurumsal sosyal sorumluluk alanındaki bir diğer eğilimiyse, sosyal sorumluluk projelerinin kişiselleştirilmesi. Hirsch bunu şöyle açıklıyor: “Kurumsal sosyal sorumluluk alanındaki uzmanlara göre pek çok şirketin sosyal sorumlulukla ilgili düştüğü en büyük tuzak, sosyal sorumluluk projesinin yalnızca tek bir odak noktasına göre oluşturulması. Esasında şirketler, tüketicileriyle olan etkileşimlerine bağlı olarak onlarla ilgili konulara da ayrıca odaklanabilir. Örneğin; şirketler sosyal sorumluluk projeleriyle ilgili farklı bültenler hazırlarsa ve bunlardan biri toplumsal etkiyle diğeri ise sosyal değişim gibi farklı bir konuyla ilgili olursa, çok çeşitli yatırımcılara ilgilendikleri alanlara bağlı olarak değişik içerikler sunulabilir. Bu da daha fazla yatırımcıyı sadık birer takipçiye dönüştürme olanağını yaratır. Nitekim dijital pazarlama alanındaki 2017 eğilimleri incelendiğinde de, yatırımcıların daha kişiselleştirilmiş içerikler aradığı görülüyor.”

Görsel anlatımın önemi artıyor
Kurumların video ve animasyon gibi görsel anlatım unsurlarını öne çıkarması da bu yılın eğilimlerinden. Kurumlar, internet sitelerinde sosyal sorumluluk alanındaki başarılarını görseller, animasyonlar ve videolarla aktarmalı. Ayrıca bu görsel raporlar paylaşılabilir olmalı ki; markanın mesajı en hızlı ve kolay yoldan hedef kitleye ulaşabilsin.

Hedeflerin tepe yönetimle uyumuna dikkat
Kurumsal sosyal sorumluluk hedeflerinin, kurumların tepe yönetimiyle uyum içinde olması da çok önemli. Ethical Corporation’un raporuna göre tepe yönetimin yalnızca yüzde 25’i, kurumsal sosyal sorumluluk raporunun önemli olduğuna tamamen ikna oluyor. Eğer bir kurumun CEO’su bir sonraki yıl için ortaya atılan sosyal sorumluluk fikrini üzerinde düşünülmeye, enerji harcamaya değer bulmuyorsa, bu ciddi bir sorun olarak öne çıkıyor. KSS üzerinde çalışırken akılda tutulması gereken belki de en temel nokta; bütün şirketin projenin önemini ve hedefler arasındaki ilişkiyi anlaması gerektiği. Çünkü hem finansal destek hem de kurumsal aidiyet ve sahiplenme açılarından, KSS’yi şirketin vizyonu ve misyonuyla bütünleştirmek; projenin başarıya ulaşmasının ardındaki büyük sır olarak kendini gösteriyor.

Yaratılan etki her yolla gösterilmeli
Kurumsal sosyal sorumluluk projesiyle yaratılan etkiyi sadece rakamsal ve istatistiksel verilerle aktarmak yerine pek çok farklı yolla göstermek de öne çıkan eğilimlerden biri. Çalışan referanslarından müşteri başarı öykülerine, çevresel etki araştırmalarından CEO mesajıyla ilgili bir videoyu paylaşmaya kadar bütün yolları etkin kullanmak bu yılın önemli stratejilerinden.

Son olarak kurumların projelerini oluştururken kısa ve uzun vadeli hedeflerini göz önüne almaları tavsiye ediliyor. Yalnızca diğer büyük şirketler odaklanıyor diye o yılın trend meselesine yoğunlaşmak yerine, kurumlar kendi kısa ve uzun vadeli hedefleriyle uyum sağlayan projeler üretmeye çabalamalı. Böylece birbirinin aynısı sosyal sorumluluk projeleri yerine şaşırtıcı, yenilikçi ve farklı projelerle dünyamızı daha güzel bir yere dönüştürme yolunda cesaret veren adımlar atılabilir.

Toplumun içinde kendi görevin

Etki, fayda, disiplin, sorun, sorumluluk, sosyal, çocuk, dönüşüm, sonuç, duyarsızlık, yarar, insan, kurumsallık, süreklilik, değer, paydaş, gönüllülük, STK, değişim, neden, proje, duyarlılık, sivil, itibar, çevre, sürdürülebilirlik, dünya, bireysellik, global, değişim, canlılar, KSS… Tüm bu ve benzeri kelimeleri birçok kez işitiyor, birçoğunu belleğimizde saklıyor ve yeri geldiğinde de açığa çıkarıp kullanıyoruz. Bu kelimeler dünyamıza yeni girmedi ama gün geçtikçe önemi artıyor. Peki tüm bu kelimeler bir araya gelince kime, neye “NeFayda” sağlıyor? Elbette topluma, çevreye ve canlıya…

İçinde bulunduğumuz toplum ve değer yargıları, yaşadığımız ülkeye hatta şehre göre değişiyor. Toplumların değerleri ise genelin davranışlarını yansıtıyor. Bizim toplumumuza bakarsak çok çocuklu, konu komşu bir arada geniş aileler, geniş akrabalar içinde büyüdük. İkramı ve ağırlamayı seven bir toplumdan geliyoruz. Yani en azından birçoğumuza öğretilen bu… Hatta tanımadığımız insanlara kapımızı açar, tanımadığımız insanlara maddi ve manevi yardım ederiz. Bir fayda da benden olsun diyerek ömrümüzde hiç görmediğimiz, bazen adını bile bilmediğimiz herhangi bir şehirdeki bir okula ihtiyaçları neyse göndeririz eğitimlerine bir katkı sağlamak istediğimiz için. Kaç kütüphane toplumsal yardımla oluşmuş, kaç çocuk gizli kahramanların desteğiyle okumuş, büyük insan olmuştur. Kaç yetim, kaç muhtaç, kaç engellinin, kaç kadının yüzünde gülücükler açmış, kalbi heyecandan atmıştır. Bir elin nesi iki elin sesi var demiş atalarımız ya… Söz olmuş, sonra da gerçek olmuş…

Şöyle bir geçmişe gidin, hatırlamaz mısınız ilköğretim yılları zamanınızda okullarda bir projeye fayda sağlamak, katkıda bulunmak için yardım ettiğinizi, birçok medyanın ses olduğu bir proje için bağışın harekete dönüştüğü günleri… Evlere gelen bağış zarflarını anımsamaz mısınız? İşte bunlar sadece bizlerin hayata atılırken karşılaştığı minik sorumluluklardı…

Şimdi ise kurumların, özellikle de çalışanların dikkatini çekiyor öz sorumluluk. Artık çalışanlar baskı yapıyor kurum yöneticilerine. Mutlaka bir sosyal sorumluluk projesi içinde yer almak istediklerini beyan ediyorlar. Ne hoş öyle değil mi? Geldiğimiz nokta şaşırtıcı olmasa da bir hayli sevindirici. Bu talepler de sonuç odaklılığa vardırıp birçok sivil toplum kuruluşuna hayat veriyor.

Yedi yaşında oğlum uykuya dalarken “sosyal sorumluluk” nedir diye sordum. Soruma soruyla cevap verip “sosyal ne demek?” dedi. Açıklayınca ise ilk soruma yanıt hemen geldi: “Toplumun içinde kendi görevin.” İşte böyle bireyler yetiştirmek de bizlerin görevi.

Faydanın bol olduğu dokunuşlarınız olsun…

Tüketiciler, pazarı gerçekten değiştirebilirler mi?

Kurumların ve kapitalizmin toplumsal ve çevresel etkileri üzerine eleştirel bilgiler sunan ve kâr amacı gütmeyen bir hareket olan Corporate Watch (https://corporatewatch.org) sitesi kurumsal sosyal sorumluluk olarak adlandırdığımız alanda yanlış giden bir şeyler olduğunu temel alarak KSS karşıtı savları derlemiş. Kurum ve toplum arasındaki potansiyel bir kazan-kazan ilişkisine dayanan KSS çalışmalarının topluma gerçekten faydalı olup olmadığı, asıl kazananın kim olduğu sorgulaması istatistiklerle de desteklenerek aktarılıyor. Bu uzun ve kapsamlı metnin tamamını okumayı okurlarımıza bırakarak, içinden “Tüketiciler pazarı gerçekten değiştirebilir mi?” alt başlığına alınan küçük bir bölümünü çevirerek paylaşmak istiyorum:

Pazarı temel alan çözümlerin çoğu, daha sürdürülebilir pazarlara geçiş yapma gereği üzerinden ilerleyerek “tüketici gücüne” odaklanır. Yerel ekonomileri destekleyen ve çevreye olumsuz etki yapmayan ürünleri satın almayı tercih etmek elbette anlamlıdır ama daha sürdürülebilir ekonomilere geçmek için etik tüketimi kilit engel olarak dayatma konusu bazı problemler de barındırıyor.

İlk olarak, istatistiklerin gösterdiğine göre tüketiciler, ürünlerin sosyal etkisi konusuyla ilgileniyor olsalar bile, gerçekte etik tüketim yapmıyorlar. Co-operative Bank’ın yürüttüğü bir araştırmada Britanyalı tüketicilerin yüzde 89’u sosyal ve çevresel etkilerle ilgilendiklerini söyleseler de sadece yüzde 18’i bu ilgiyi satın alma kararlarına yansıtıyor. MORI anketine göre, katılımcıların yüzde 5’inden azı, satın alma kararlarını öncelikle etik gerekçelerle yapan “küresel muhafızlar” (anketin kullandığı terminoloji) kategorisine giriyor. Ne var ki, tüketiciler ürünleri öncelikle etik gerekçelerle seçse bile temel mesele bu değil: mesele, aşırı tüketmemize paralel olarak, tüketme ve atma kültürü olma potansiyelimiz.

Etik tüketim fikri tüketicilerin tarafsız bilgilere eriştiğini varsayar ama reklama milyonlar harcayan şirketler varken bu bilgilerin son derece taraflı olduğu da ortadadır. Reklamın ana amacı bir ürünü gerçekte olduğundan daha elzem, daha önemli, daha heyecan verici veya bizim konumuza uyarlarsak, daha etikmiş gibi göstermektir. Tüketicilerin ancak birkaç tanesi şirketin etik iddialarını ciddi bir şekilde inceleyip araştırdığı için, şirketler (bağımsız kaynaklar tarafından çürütülse de) yanlış yönlendirici mesajlar yaysalar bile başlarına bir şey gelmez. Bu nedenle tüketicilere güçlü demek doğru olmaz.

Kurumlar ve devletler sürekli tüketici gücüne atıfta bulunuyor olsalar da, tüketiciler gerçekte çok az bilgilendirilir ve konunun uzağında tutulur; dahası, içinde yer aldıkları sistemde karşılıklı menfaat ilişkileri vardır. Yani şirketler hakkında ince eleyip sık dokumayı hedefleyen bir inceleme, nispeten yüzeysel meselelerle sınırlanmak zorunda kalır. Bazı açılardan KSS ile suç ortaklığı yaparlar; çünkü onlar da buna inanmak isterler.

Noam Chomsky şirketlerin reklamcılığı tüketicinin arzularını ve yaşam tarzlarını belli kalıplara sokmak için kullandığına ve bundan tüketicinin zarar gördüğüne dikkat çeker. “İdeal olan, çözülüp birbirinden tamamen ayrılmış… değer duygusu “Acaba kaç tane yaratılmış eksiklik doyurabilirim?” [sorusundan ibaret] bireyler olmasıdır” (Chomsky, Rızanın İmalatı/Kitle Medyasının Ekonomi Politiği). O halde tüketicinin haklarının elinden alınması kurumsal reklamcılık stratejilerinin kilit kısmını oluşturur. KSS ile şirketler etik tüketicilere seslenirler ama bunu etik tüketim prensiplerini çiğneyerek yaparlar.

Tüketicinin başlıca kaygısı ürünün maliyeti ve ‘elverişli’ olmasıdır. Bu yüzden tüketiciler toplumsal meselelerde, bir şirketin ne yapmasına izin verilip, ne yapmasına izin verilmemesi gerektiği konusunda demokratik kararlar alması istenen imtiyazlı bir yurttaşla aynı şekilde hareket etmez.

Etik tüketim genelde demokratik bir şey gibi anlatılır. Şirketler doğrudan doğruya halkın kaygılarını dikkate alıp harekete geçerler. Halk bir konuda kaygı duyuyorsa, o kaygıyı yaratan ürünü satın almaz. Ama acaba bu argüman ne kadar geçerli? Tüketicilerin bir ürüne “paralarıyla oy veriyor” (onaylıyor) olması aslında anti-demokratiktir. Bu sav, karar verme eyleminin, satın alma gücünü temel aldığı anlamına gelir. Buna göre, bireyin güce erişimini belirleyen şey, cüzdanının kabarıklığıdır. Peki, tüketici ekonomisine katılamayacak kadar yoksul olanlar ne olacak? Kurumsal uygulamalarla ilgili bir şeyin kabul edilebilir olup olmadığına karar verme gücü, sadece zengin tüketicilerin eline bırakılmamalı, işçileri, üreticileri ve toplulukları yani o uygulamanın bir bütün olarak etkilediği herkesi içine almalıdır.

Etik tüketime odaklanmak, şirketlerin paçayı kurtarmalarını sağlıyor. Şirketlerin hedef saptırıp eylemsizliğin sorumluluğunu tüketicilere yıkması, sonunda tüketici tarafında apatiye dönüşüyor. Oysa şirketler gerçek sorumluluk dilini kullansalar, tüketici ister talep etsin ister etmesin, iki ortak olarak sorumluluğu paylaşmak zorunda kalacaklar.

Kurumlar tarafında, radikal sosyal değişimler için daha fazlasının gerektiği açık, değil mi?

 

Kaynak: https://corporatewatch.org/content/whats-wrong-corporate-social-responsibility-arguments-against-csr

 

Karşında duran sponsorlu heykel eser mi ürün mü?

Sanata dair tüm klişe tartışmaların odağında, sanat disiplinlerinin birçoğunun toplumla “yeterince” temas etmemesi, dolayısıyla da sanatçının toplum tarafından anlaşılamaması yatıyordu.

Peki nasıl oldu da, çoğumuz Zeki Demirkubuz sinemasını tartışabilir seviyede sinemadan anlayan, tavla turnuvası yapacakken bienalleri kaçırmayan insanlara dönüştük?

Sanatın topluma en uzak disiplinlerinin bile günlük takip alanımıza girmesinde kuşkusuz ki markaların kültür-sanat alanındaki sponsorluk çalışmalarının etkisi büyük. Bu sayede sanatçı, konforlu ve uygun alanlarda eserlerini sunabiliyor, erişiminin neredeyse imkansız olduğu iletişim mecralarında yer alabiliyor.

Bu bölüme kadar yalnızca sanatçının bugüne kadar yarattığı eserleri sponsorlukla erişilebilir hale getirmesini anlatmaya çalıştım. Sanatçının asıl krizi tam olarak burada başlıyor.

Erişebilen her şey, temas edebilir mi?

Sanatçı yarattığı eserlerin yaygın iletişim mecraları sayesinde sahip olduğu yeni hedef kitleye eriştiğini fark ettiğinde, “yeni ifade biçimleri”ne, dahası toplumun aşina olduğu ama kendisine uzak olan türde bir estetik yaklaşımına ihtiyaç duyuyor.

Daha az imge -popüler olanları dışında- ve sosyal bir sorunla ilişkilendirilmiş “yeni eser” artık bol “like” edinebilir, binlerce kişi tarafından paylaşılabilir, günlerce bir galerinin vitrinini, hatta sevgilisine kur yapan 17 yaşında bir liselinin mesajlarını süsleyebilir. Kısacası toplumun içinde yaşayan eser, bugün kendini bir deterjan ya da yeni bir akıllı telefon modeliyle aynı hikayenin içinde konumlayabildiği sürece erişebildiği topluluğa temas edebilir. Sanırım eserin ürüne dönüşmesi tam da burada gerçekleşiyor.

Yukarıda aktardığım yönüyle, sanatçı için pazarlanabilir ürünler yaratmak olumsuz görünüyor olabilir. Çünkü bu, 100 yıl sonra bizim kuşağımızdan bir sanatçının dünyada kimseler tarafından anılmayacağı sonucuna ulaştırabiliyor. Ancak bizimle ilişkilenen hikayeler yaratamayan, bize aynı deneyimi paylaşmayı sunamayan en hayati ihtiyaçlardan bile uzak durduğumuzu düşününce, aylarca sabırla yontulmuş bir heykelin ya da ustalıkla bestelenmiş bir şarkının gözünün yaşına kimse bakmayacaktır.

 

Ne fayda?

Biz, bu işin profesyonelleri, bir türlü anlatamadık Ne Fayda?

Yaşadığımız dönemde sınır değerleri aşmış sosyal ve çevresel sorunlar karşısında duyarsız kalmanın şirketler için en büyük risk olduğunu; sorunlara duyarlı, çözüm üreten ya da çözümün parçası olmayı seçen şirketlerin yaşama şansının yükseldiğini; günümüzün en büyük değeri olan itibarı kazanmanın da korumanın da yolunun sosyal ve çevresel olarak üretilen değerlerden geçtiğini tam manasıyla anlatamadık…

Anlatamadık diyorum; çünkü, anlatabilseydik bugün kurumsal sosyal sorumluluk yatırımlarının faydasını sorguluyor, bütçesini kısıyor, yolunu, yöntemini tartışıyor olmazdık.

Kurumsal sosyal sorumluluk kavramı bizde toplum yararına projeler gerçekleştirmek olarak kabul görüyor ve genelde bu haliyle karşılık buluyor.

Esası şirketlerin ekonomik, sosyal ve çevresel etkilerini yönetme disiplini olan kurumsal sosyal sorumlulukla ilgili pratiğimizin 30 yıllık bir geçmişi var. Önce ‘sosyal pazarlama’ olgusunu benimsedik ki bunun altında önemli bir keşif yatıyor. Toplum yararına yapılan herhangi bir çalışmanın, özellikle Türk toplumunda karşılığı çok yüksek. Satın alma kararında doğrudan etkili, uzun süreli sadakat sağlıyor, öyle bir bağlılık ki bir fayda sağlayanın ömür boyu savunucusu olunuyor.

Bu büyük keşif uzun süre bize yol gösterdi. Bu yolda büyük bir iştahla ilerlerken, meselenin toplumsal ilişkilerde belirleyici rolü olan pazarlama motivasyonlu faydayla sınırlı olmadığını fark etmeye başladık. Karşımıza sosyal sorumluluk kavramı çıktı. Bu kavram açık olarak topluma karşı daha fazla sorumluluğumuz olduğunu ifade ediyordu. Temel prensibi ‘gönüllülük’ olarak ısrarla vurgulanan ancak özü sorumluluk alanını genişletmek olan bu kavram aslında iş yaşamındaki değişimin ve hatta dönüşümün de işaret fişeğidir.

Faydası saymakla bitmez…

Ne Fayda’da bu faydaları anlatmaya başlarken, her birimizin, her şirketin yaşadığı topluma ve dünyaya karşı sorumluluklarını yerine getirmesiyle daha yaşanılır bir dünya yaratmanın mümkün olduğunu da anlatabilmek, umudu çoğaltmak istiyoruz.

Kurumsal sosyal sorumluluk çalışmalarının Ne Fayda sağladığını ortaya koymaya, nasıl fayda sağlandığını anlatmaya katkıda bulunacak Ne Fayda kurumsal sosyal sorumluluk haber portalının alana çok değerli katkılar yapacağına inanıyor, başarılar diliyorum.

 

 

 

Güneşe karşı oyuncaklı eğitim

FCB Brezilya ve Nivea güneşin olası zararlı etkilerine ve güneş kreminin yararlarıyla ilgili çocukları eğitmek için oyuncakları kullandı. Nivea Doll (Nivea Bebek), mor ötesi ışınlara hassas bir malzemeden yapıldı ve güneş kremi kullanmadan çok sıcak güneş ışınları altında kaldığında hemen yengeç gibi kızarıyor. Hiçbir koruma kullanmadığımızda cildimizin başına gelecek olan da bu değil mi?

 

 

Ne fayda?
Daha sağlıklı olmak üzere yaratılması istenen davranış değişikliği için oyundan faydalanma fikri, doğrudan olumlu sonuçlar alınmasına yardımcı olduğu gibi, gözbebeğimiz çocuklarımız için de bilinçlendirici ve faydalı bir etkiye sahip.